
gidişim çok ani olmuştuda... dönüşüm o kadar seri veya ani olmadı elbette...
başından sonuna anlattığım bir tatil yazısı olmayacak bu sefer... bazı yerleri aktaracağım... bir kısmını zamana yayacağım... bazı yerleri pas geçeceğim... araya başka yazılar girecek ... anılar bende kalacak...
kıyı kıyı her yorulduğumuz yerde bir gece kalarak ve her denize bir kere dalarak... her tarihi,her kalıntıyı yoklayarak... kastamonuya geldik... kendimi evimde gibi hissettim... çünkü... geçen 10 arabanın 7 si 34 plaka... aldı bir tasa... bütün istanbul tatil için kastamonuya akın etmiş olmayacağına göre... kastamonuluların 34 takıntısı olup gidip gidip bu plakayı almaları tuhaf olacağına göre.... en mantıklı sav... kastamonuluların büyükçe bir kısmının istanbulda yaşadığı ve yaz tatili nedeniyle memleketlerine gelmiş olması ....
karadenizde denize girilecek en güzel yer,en uzun ve en muhteşem sahil nerede diye sorsam... çoğu insan kastamonuda abana cide diye cevap verir... burdan bütün kastamonuluları kutluyorum...
en uzun, en eşsiz ,en güzel sahile sahip oldukları için değil bu kutlamam... reklamcılıktaki başarılarından dolayı ... yıllarca kafamıza çaktıkları olmayan bir manzaraya inandırdıklarından dolayı...
hayatımda gördüğüm en başarılı reklam çalışmasıdır abana ve cide... vallahi helal olsun... bir gün reklama ihtiyaç duyarsam... çalışacağım insan kesinlikle kastamonulu olacaktır...
kaldı ki tüm kentte İstanbuldaki açık hava konseri,rumelihisar konseriyle ilgili tek bir tane reklama rastlamamamın karşılığında ... döndüğümde... İstanbulda ilk gördüğüm afiş Kastamonu taşköprü sarımsak festivalinin ilanlarıydı  doğruladı beni... hem çoğu kastamonulu istanbulda yaşıyor... hemde reklamcılık başarılarını asla gözardı etmeyin...
gözünüzü kapatıp abana ve cide hakkında bugüne kadar gazete,dergi,broşür vs.lerde yapılan tanıtımları hatırlayın... gözünüzün önüne çam ağaçlarıyla kucaklaşan deniz geliyor di mi...
çünkü sloganları o... ''çam ağaçlarıyla denizin kucaklaştığı eşsiz sahil abana,cide'' peki gerçekte ne oluyor... elbette buluşmuyor... çam ağaçları var olmasına varda arkadaki dağlarda... yaklaşık 2 saatlik filan bir mesafede...
hadi başından başlayalım anlatmaya... girişten alırsak kalafat ve sonrasında kumluca cide... sahil hakkında azda olsa bilgi veriyor...
sahilde geniş bir mezarlık var... denize mesafesi yaklaşık 6-7 metre... halkın denize olan ilgisini anlatmak için müthiş bir kriter... kaldıki bu ilgi! sadece kastamonuyla sınırlı değildir... canım ülkemin insanlarının denize olan ilgisi genelde bu düzeydedir... milletce sırtımız denize dönüktür...
karadenizde çay bahçelerinin veya fındıklıkların yada mısır tarlalarının içinde bir bazen 3-4 tane mezara rastlamak olası... bunun nedeni alışkanlık,adet vs. gibi geçiştirilsede... asıl neden başka, bunu daha sonra anlatacağım...
kastamonuyla başladı mezar yerleri ilginçliği... sahilde.... çeşme başında bir tane... yol kenarında 3 tane... giderek artan biçimde...
mezar görünce fatiha okunur ya... üzerinize afiyet benimde biraz obsesif bir yapım var ya... hani birkaç fatiha / sanırım 7 idi... hatim yerine geçer ya... hatim indire indire geçtim mezarlıklı yolları... ekselans bana yol soruyor... kafamı sağa doğru eğip elimle gösteriyorum... sağa dön demek oluyor bu... niye ... fatiha okuyoruz içimizden... tam yarısındayken yeni bir mezar... hadi bir daha baştan... obsesyonu tüm hayatınıza yaymadığınız sürece ciddi bir tablo oluşmaz korkmayın...
o tuhaf baş hareketlerim ve el işaretlerim için sesim kısılmıştıda ondandı da gıktıda guktuda yı yemedi ekselans... bunca yıldan sonra açıklamak zorunda kaldım mezar ve fatiha ilişkisini... halbuki hiç açığa çıkarmadan götürmüştük düzeni içten içe ne güzel...
eh o biliyorsa yazmaktada bir sakınca görmedim... onun çığırtkanlığından değil... iki kişinin bildiği herşeyin sırlığını yitirmesinden...

takılmamak lazım kumlucadaki mezarlığa... bir kenti,ilçeyi en iyi anlatan yerlerden biri çaybahçeleridir aslında... sahildeki çay bahçesine girdik... tost ve çay istedik.... sahille aramda 3 metre anca var.... gerçekten uzun ve güzel bir sahil... dedikleri gibi çam ağaçlarıyla buluşmuyor olsa da güzel... ama boş...
oysa çay bahçesi dolu... öğleden sonra saat 3 civarı... sahil ve deniz pırıl pırıl bomboş... cidedeki çay bahçesinde gençler nargile içiyor... tesettürlü tesettürsüz ... ama illaki yüksek topuklu rugan ayakkabılı kadınlar arz-ı endam eyliyor... erkekler güneşin altında ülkeyi kurtarıyor...
mermer masaların tam ortasına şemsiye sabitlendiği için eğip bükme şansın yok...elbette güneşin altı... ve herkesin sırtı denize dönük... çünkü mermer masaların oturacak yerleri bir bütün olarak 5er kişilik betondan dökülmüş ve sırtları denize dönük...
misafir gittiğin evde sana yemek ikram edilmesi ama ev halkının yememesi nasıl kaşıntı yaparsa... buda öylesi bir kaşıntı...
şair ne demiş... ''gitmesekde görmesekde o köy bizim köyümüzdür'' hayır efendim değildir... bu son derece egosantrik bir düşüncedir... girmediğin deniz senin değildir... sırtını döndüğün deniz hiç bir şekilde senin değildir... bu listeyi uzatabilirsiniz... kullanmadığın kalem... yemediğin yemek... uzaktan bakıp hayran olduğun ama saramadığın sevgili senin falan değildir...
bu kızgınlığımın nedeni ise ... sahil çocuğu olup... yaşadığım kentte ne yazıkki denizi kullanamıyor olmam olabilir...
evet bir halk plajı var... var olmasına varda...
neyse .... ben küsmem kentlere... hiç değilse gezelim... birde yemek yiyelim dedik.... etli ekmek var her yerde.... konyadakinden çok farklı... gözlemenin kıymalısı gibi... yine de sorduk size ait en meşhur yemeğiniz nedir diye... simit tiridi dediler... simiti et suyuyla ıslatıp üstüne kavrulmuş kıyma sarımsaklı yoğurt koyulan bir olay.... deniz,güneş, sahil ve tirit... bağdaşmadı bünyemde ... ama ekmeği tek kelimeyle mükemmel... orda yediğim ekmekten sonra karar verdim ... istanbulda bize ekmek adı altında acaip bir şey yediriyorlar... abananın canlı gece hayatı anlatılır hep... sabaha kadar müzik,dans,barlar vs.ler... vageçtim müziğinden barından ... denizden çıktıktan sonra ayağına şortunu geçirip bira+patates yenilecek yer yok... peki içkili restaurant yok mu... var olmasına varda... ilçenin merkezin epey dışına ötelenmişler... alışmışız istanbulda ya sahil kenarında ,yada kentin tam merkezinde tıklım tıkış yiyip içmeye... bu ötelenme ve ıssızlık tuhaf geldi... hele kapıdaki kırmızı yeşilli neonlar hepten tuhaf geldi... içkili yerler için oluşturulması düşünülen kırmızı bölgeler sanırım böyle bir şeydi... tedrici olarak uygulanıyor demek...
işgal görmediği halde kurtuluş savaşında en çok şehit veren bu sır vermez kenti gezmeye devam ettik...
ineboluya geçtik... inebolunun hoş ,şirin,bir çarşısı var... tüm kastamonuda olduğu gibi muhteşem evleri var... birde tarihi yeri var ''manastır''.... yol ayrımında bir tabela var manastır için.... sonrasında bir tek tabela yok yönlendiren.... nolacakki sora sora buluruz....
çarşıda 9 -10 kişiye sorduk.... hani bölgenin esnafı bilir ya ondan... 5-6 tanesi yumuşak bir ses tonuyla bilmiyorum dedi... 1-2 tanesi sert bir ses tonuyla bilmiyorum dedi.... biri ''yanlış söylüyorsunuz burda manastır diye bir yer yok...biz oraya mastar diyoruz ''dedi... biri ''içi toprak dolu oranın , pislikler kaçarken içini sıkıştırarak toprak doldurmuşlar....napıcaksınız orda zaten bende tam bilmiyorum yerini''dedi...
en sonuncusu 65 yaşlarında biride...... ''3 tane farklı yolu var... biri uzun,biri çökük, biride dik ...hangisini tarif edeyim'' diyince... sabrımın sınırlarının çöktüğünü farkettim... adama.. __babacım sen bana bu manastırın en uzun,en meşakkatli,en dik,en boktan yolunu tarif et ... bayılırım ben çileye...bunca zahmetten sonra ulaştığımda da kapanırım o manastıra ,başlarım tespih çekmeye olur biter... dedim...
yanısıra ekselansa dönüp... __bi çıksak ya biz şurdan... ben bulurum sana başka bir sürü manastır ... dedim...
evet ... adam şaşırdı... muhtemelen iyiniyetli ve yol tarifine hazır biriydi... ama cümleleri yanlıştı... ve sabrımın son damlasının üstünde tepindi... güneş zaten beynimi kavurmuştu... ama yinede eşeklik bende kaldı... gözlerimin hatırına affetmiş midir...kimbilir... Atatürkün şapka devrimi için niye bu kenti seçtiğini anlamak zor değil... mutaasıp bir halka kabul ettirebildiğin yenilik , herkes tarafından kabul görecektir...
yol boyunca sanki biri bana görev vermiş gibi her bulduğum yerde mısır alıp kemirdim... arada sıkılıp değişiklik yaptım tabi... mesela közlenmişini yedim... 50 kuruş-75 kuruş büyükleride 1 lira... çatalzeytinde bir mısırcı gördüm gittim iki tane mısır istedim... __ne kadar __senin için 4 lira olur ablacım...
çüş.... hakkaten bana özel fiyatlandırdı adam mısırı... bıraktım almadan geri döndüm... ekselans şaşırdı __niye almadın __4 lira istedi bende bıraktım ... __e ayıp olmuştur şimdi... __asıl ayıp bana oldu diye tıslayınca bitti konu...
inebolu,abana ,çatalzeytin derken ... her bulduğumuz minicik tabelalar ve yollara girip küçük sakin hoş kumsallar keşfederken... hatta o minicik koylarda... ağaçla buluşmuş denizide nihayetinde bulmuşken...
 abana cide olmasada bir minicik koy var çamların arasında ...
bir küçük koyda bir sürü sokak köpeği karşıladı beni... açlardı yanımdaki mamayı verdim... haritada işaretledim yeri... 25 gün sonra geri dönüp kastamonuyla barışmak üzere... sıcacık ,güzel bir ilişki kurmak ve kentin dokusunu özümsemek ,ekmeğini yemek,havasını solumak üzere... anlayamadığım ve iletişimsizlikten dolayı haksızlık ettiğimi düşündüğüm bu kentle anlaşmak üzere...
her şehrin ,ilginizi çekecek sizi kendine bağlayacak,tanıdık gelecek,cezbedecek bir tarafı elbet vardır... ne demiştim... ben küsmem kentlere...
sevgiyle,özlemle şimdiden hoşbuldum...
|