
akçaabatta köfteci nihatta mola verip laz böreği yerken...
annemi aradım...
__anne ben trabzondayım burdan birşey istiyor musun...
__tuzlu balık getir çocuğum...
__hangisinden
__trabzondan papalina getiremeyeceğine göre tuzlu hamsi istiyorum di mi... di ... pekala...
bir iki yere sordum... tuzlu hamsi var mı diye... tip tip baktılar... tamam soru cümlem yanlış demek ki... hemen çark ettik...
diğer dükkanlarda...
salamura hamsi var mı...diye sordum... yokmuş... biri yol gösterdi... halde yeni bir yer kurulmuş şoklanmış hamsi varmış... tadında hiçbir fark yokmuş... onu alın dedi...
ertesi gün annem aradı...
__aldın mı balık...
__anne şoklanmış satılıyormuş onu alsam olur mu... __evladım salamura dedim ben...ne zaman döneceksin ...
__1 aya kalmaz dönerim... __kızım senin aklın alıyor mu o şoklanmış hamsinin 1 ay senle gezeceğine.... aslında almıyorda yokluktan çare üretiyoruz...
yeniden başladık aramaya... örneğimde süper... bir dükkana dalıp ...
__geliboluya gittinizmi hiç...ordaki kutulanmış sardalyeleri biliyormusunuz... onların kutulanmış hamsi olanından nerde bulabilirim...
diye...
anlaşılması iletişimi en güç yolu izliyorum...
kasıtlı değil ... çünkü başka örneğim yok... derdimi anlatamadım ve şu ana kadar burda satılık tuzlu hamsi bulamadım...
arada söylediklerim birine tanıdık gelir gibi oluyor... soruyor...
__de bakayum oni nası yapacan...
büyük zevkle anlatıyorum... sirkeyle tuzunu alıp sonra az sirke bol dereotu koyup yiyecen...
__pişirmeden he?
__he pişirmeden...
__uyyy yenir mi hiç o öyle...
annem telefondan... ''var orda ...elbette biliyorlar... evlerinde var ... sen bulamıyorsun'' diyor...
yahu ben ne yapayım şimdi ...milletin kapısını çalıp 'sizin evde tuzlu hamsi var mı'
diye mi soracam... bıraktık herbişeyi tuzlu hamsi arıyoruz...
''faraoza gidin orda sorun... bilse bilse onlar bilir '' dedi biri...
güzel... de faroz ne ki...
fuat sakanın şarkısındaki faroz'un bir yer olacağını düşünmemiştim...
mahalle adıymış... balıkçı barınaklarının olduğu yermiş...
sotka da arkasındaki mahalleymiş...
hani şimdilerde kolbastı oyunuyla iyice meşhur olan yer... ama ... giresunlular oyunun kendilerine ait olduğunda çok ısrarlılar...
ordada yok ... satmak için yapılmışı tuzlu hamsinin...
sadece kendilerine göre yapıyorlarmış...
acelemiz neymiş yakında tazesi çıkacakmış tazesini alırmışız... tazesi varken tuzlusunu niye yiyecekmişiz ki...
canım ülkemde bedava olan tek şey...
akıl fikir öğüt...
bir balıkçı ablası için yaptığı bir bidon hamsiyi verdi...
o ısrarla para almak istemedi ...bizde ısrarla ödedik...
sıkı sıkı tembih etti giderken...
yiyeceğin kadarını çıkarıp bir taşım kaynatıp... suyunu döküyormuşsun... sonra yeniden su koyup haşlıyormuşsun... yanınada haşlanmış patates ve taze soğan koyuyormuşsun... kaynat suyunu dök... bir daha haşla...
bana kalırsa ondan sonra o hamsiyide çöpe salla... alakası yok gelibolunun sardalyasıyla... tuhaf bir şey... olsun aldık yinede...
banane annem naparsa yapar... ben zaten hamsi sevmem...
sonra...
atatürk köşkü nü ziyaret etmek lazım tabi...

yunanlı bir bankerin Atatürke armağanı bu köşk... benimde... bu kadar dik yokuşlar ve yollarıyla yoran bir şehrin ... kartal yuvası gibi en tepesinde köşküm olsaydı... bende hediye ederdim...

işin esprisi bir yana... güzel ve çok iyi bakılmış bir köşk.... önemi var çünkü ... Atatürk bütün mal varlığını Türkiye Cumhuriyetine bırakan vasiyetnamesinin bir bölümünü burda yazmış... ve dersim müdahalesi stratejisini burda oluşturmuş...
oysa benim bildiğim ... Atatürk'ün vasiyetini dolmabahçede yazdığı idi... demek bölüm bölüm oluşmuş...
bu köşkte toplam iki gece kalmış... ve bu kent ... o iki gece hatırına çok çok iyi bakıp güzel muhafaza etmiş bu köşkü ... sadece eskidikçe perdeleri aslına uygun olarak değiştiriliyor hepsi bu...
şimdi bu tertemiz ve bakımlı köşkte sadece iki gün geçirdiğini öğrenince ...
Dolmabahçe sarayının önemi bir kez daha artıyor....
ilk -orta- lise ... sanırım bizim hocaların canı sıkıldıkça hepimizi toplayıp Dolmabahçeye götürürlerdi... kapıda iki asker bekler... özel seçilmiştir... esnemez,hapşırmaz,gülmez,kıpırdamaz hatta göz kırpmazlar... ilk gördüğümde çok şaşırmıştım nasıl durabildiklerine öyle... burunlarının dibine kadar girip yapmadığımız maymunluk kalmamıştı o askerlere... ta ki hoca görene kadar... yinede kıpırdamamışlardı... hoca ; onların gülmesine neden olursak... bizim değil ama onların ceza alacağını söyleyince... akan sular durmuştu...
köşke geri dönersek... gezdiğim en temiz,en sessiz ve en korunmuş yerlerdendi diyebilirim... içerde resim çekmek yasak...
adım başı kamera var içeriyi izleyen...

yinede... bir cep telefonu çekimi denedim... en karanlık kısmında gece modu açmadan çekmişim... hakikaten şeytan acelesi olan insanların yanıbaşında nöbet tutuyor demek... oysa mutfak ve banyoda o yıllara ait ilginç ayrıntılar vardı...
ayasofya ...
orjinali kilise şimdilerde müze...

büyük bir manastır kompleksinin içinde yer alıyor bu kilise... çok çok güzel bir taş işçiliğine sahip..

süslemeler ve freskler bakımında hayli zengin... ancak vandalizm burdada karşımıza çıktı...

inanılmaz tahrip edilmiş zamanında... şimdiyse son hızla restore ediliyor...

kilisenin dikkat çekici yerlerinden biri girişteki kapının üst kemeri...
adem ile havvanın cennetten kovulmaları ile başlayan tasvirler... Hz.İsa'nın doğumu,göğe çıkışı,mucizeleri ,son akşam yemeği olarak devam ediyor...

sokaktaki ''can''lara bir kap su birazda yemek vermeyi unutmadınız değil mi...
sabahları ... ben seviyorum diye... bana muhlama yapıp getiren otel çalışanı... ki bazen aşçılık bazen garsonluk bazende bahçıvanlık yapıyor... her akşam otele döndüğümüzde...
''boztepeye mutlaka çıkın ... bugünde mi çıkmadınız'' diye diye... bir akşam üzeri yolumuzu boztepeye çevirdi...
bu arada... muhlamayı kabaca tarif edersem... yağ-mısır unu ve peynirin mükemmel uyumu derim... ancak...
vakfıkebir tereyağı yerine pınarın tereyağını... telli peynir yerine dil yada kaşar peynirini kullanırsanız...
bir yemek elde edersiniz belki de... adı muhlama olmaz... ve o tadı bulamazsınız...
buranın genelinde olduğu gibi... boztepedede semaverle geliyor çay...
boztepenin tek esprisi şehri tepeden görmek... ne görüyorsun bakınca... evlerin çatılarını ve tuhaf kentleşmeyi... birde çaybahçesinin akıllara zarar kalabalığını...
bu kalabalığı anlamam zor... kentin yabancısı insanların meraktan yada yönlendirilerek gelmesi doğalda...
trabzonda oturan adamın evlerin damını seyretmek için buraya çıkmasını çözmem zor...
semaverle çayımız geldi... ekselansda bende feci derecede yorgunuz... ağzımızı bıçak açmıyor... kısa iletişimler kuruyoruz en çok göz iletişimi... masaya haritayı yaydım... rota belirlemek lazım... bunuda birinin yapması lazım... ekselansa paslayıp gözlerimi dinlendirmek iyi fikir gibi duruyorsada ... hakikaten ona bıraksaydım... size bu satırları ... trabzondan aynı otelin aynı odasından yazıyor olurdum....
ben haritaya işaretler koyup ... çayımı içerken arka masamda iki genç kadın ve bir adam... bir saniye susmadan...
muhtemelen tanıdıkları birinin dedikodusunu yapıyorlardı.... arada kulağıma çalınan cümlelerden çıkardıklarıma göre ... o birisi kadındı... dili bilmiyordu... erkek ... spor ayakkabılarının bağlarının bağlama şeklini garip buluyordu...
ve bu noktada... ''yuh be kadının ayakkabı bağına bile bakmışlar'' diye düşündüğümü hatırlıyorum...
saçları kendi saçı mıymış...
o kocaman çantasının rengi iğrençmiş... anladığım kadarıyla dedisini kodusunu yaptıklarının elinde kapalıçarşıdan alınmış bir yüzük varmış...
içlerinden biri ... 3 yıl önce istanbula dayısını ziyarete gittiğinde kapalıçarşıyada gitmişler o yüzüklerden görmüş ordan biliyormuş...
aslında müthiş keyif aldığım bir olaydır...
onlar yüksek sesle konuşmakta sakınca görmüyorsa... bende kendimce kulak misafiri olmakta sakınca görmem... ve çok eğlenirim... konuşan insanlar için zihnimde bir yaşam ve rol belirlerim... hakkında konuşulan insanın yüzünü fiziğini zihnimde çizer onada bu yaşamda bir rolü yakıştırırım...
bilemem... sonrasında uyar mı uymaz mı... çünkü sonrası olmaz...
bu hayali oyunların doğrulaması olmaz...
ve fakat... hakikaten yorgunum ... oyun oynamaya mecalim kalmamış... biraz kulağıma çalınanları algılıyorum... çokcana dinlemiyorum... haritayla bozmuşum kafayı... ertesi günü planlıyorum...
cep çaldı o sırada... arayan bir dost...
__nasıl gidiyor sedencik...
__iyidir be canım boztepe diye bir yerden, şehre tepeden bakıyoruz şu anda... __baktığın görüntüyü yollasana cebime yada maile ve fındık getirmeden asla dönme... __olur 2 dakkaya yollarım...
demeye kalmadı... arka masada bir dalgalanma oldu... bir tanesi ayağa kalktı ve üçü birden bize bakıp konuşmaya başladı...
telefonu kapadım...
adam ekselansın yanına geldi...
__abi kusura bakma arkadaşlar bizden sanmamış o yüzden öyle çok konuştular...
__olur böyle şeyler önemli değil...
dedi ekselans...
ekselansa döndüm ...
''bi dakka ya neymiş o önemli olmayan''
adam bu sefer bana döndü...
__yenge vallla bravo ne sabır varmış sende...konuşmuyordun hiçde anlayamadık işte yani o yüzden...
3 sn.de yengede ilan edildik... illet olduğum hitap şekillerinden ilki ''bayan'' isede ''yenge''de onu burun farkıyla takip eder...
garsona hesabı ödediler... bir iki defa daha ''kusura bakmayın'' filan diyip gittiler...
ekselansa döndüm...
__tanıyomusun bunları...
__yoo
__eee neyin kusuruna bakmıycakmışız...
ekselans gülüyor...
in deniz seviyesine ... çık 3000 metreye ... daha kulağımın uğuldaması geçmemiş...
anlamadım...
__onlar o masada ne konuşuyorlardı sedencik...farkettim arada dinliyordun...
__ne bilim birini konuşuyorlardı...kapalıçarşıdan yüzük almış filan...
__yapma ya...
__heee
__başka...
__ne bilim işte botlarını tuhaf bağlıyomuş...yuh yani bağlarına kadar incelemişler...
__bak bakim botlarının bağına...
sandalyeyi geri ittim botlarıma baktım... ardından gözüm parmağımdaki yüzüğe takıldı...
bennnnn...
öylesine ayağa kalkıp bir kaç adım attım... baktım yoklar... gitmişler...
ekselansa...
__niye söylemedin ... dedim...
__işte bunun için...bak merdivene kadar gidip peşlerine düştün...
__la havle...yahu şöyle bi bakındıysak ... bulunca ısırmayacaktık herhalde... merak ettim ve tanışmak istedim hepsi bu... sohbet ederdik ne güzel...
belli mi olur...
zihnimde kurguladığım ve kimseyle paylaşmadığım bir oyunda rol almak ilginçti...
ama...
her zaman ilginç olanı... insanın beklemediği bir anda ve bilinmedik bir zamanda kendisiyle karşılaşması ...
yabancılaşma duygusunu değil... alışkanlık ya da sıradanlıkları keşfetmenin keyfini yaşatır...
görünenden bütüne gidersek...
bir ''sen'' varsın... bildiğin... bir ''sen'' varsın... bildiğini sandığın... ve... bir ''sen'' varsın insanların bildiği ya da bildiğini sandığı...
|