
19 mayıs gençlik ve spor bayramımız kutlu,mutlu ve onurla geleceğe taşıdığımız süreklilikte olsun...
trabzon'dan of'a geleceksiniz önce... of'un girişindeki tabelaya göre...
nufus : 00.00 bu bilgiye göre kimse yaşamıyor burda... esprili insanlar vesselam...
bu bölgede çoğu tabela hatalı zaten...
sonra maçkaya geçeceksiniz ...
ama ben derim ki ... sumeladan önce maçkayı bir gezin...
bambaşka bir yer... alabildiğine doğallıkla ... şehirleşmenin kesiştiği... son nokta...

yola devam etmeden önce çay içmek istedi ekselans...
gittiğin kentte... halkın ... kentin dokusunun en yoğun olduğu yerlerden biridir kahveler ,çay bahçeleri...
çay 50 kuruş... çoğu yerde erzurumun ''kıtlama şekeri '' olarak tanınan takoz gibi şekerler var... takoz gibi tabirini şekeri bilmeyenler için ... tanımlamak adına kullandım... penseyle keskiye falan ancak kırabilirsiniz,zor erir... kiloyla satılır ... bulursanız kaçırmayın... alın ve kullanın... erzurumlular bir parça ağızlarına atar ve bir bardak çayı azar azar onla içerler...
denemiştim yıllar önce ama ben beceremedim...
hani bizim şekerpancarlarımız vardı bir ara şeker üretilirdi hatırladınız mı... sonra sökülüp atıldı ... yerini mısıra bıraktı... hani bursa ovasındaki cargill rezilliğini ... bütün halk ...mahkemeler,imzalar ,gösterilerle çözemedi... hatırladınız mı...
pancar şekeriyle ... mısır şekeri arasında ne gibi fark var... sağlık açısından sakıncası nedir mısır şekerinin ...
araştırın... doğruya ulaşacağınıza eminim... ama şunu söyleyebilirim... hani pancarları söküp mısır ektik ya yerlerine... hani canım ülkem artık çoğunlukla mısır şekeri tüketiyor ya... heh işte... aynı abd... oraya buraya demokrasi ve barış havarisi olarak yolladığı askerlerini hangi şekerle besliyor biliyor musunuz... pancar şekeriyle...
neyse...
biraz oturdum ekselansın yanında... ı ıh canım çay filan istemiyor...
sandalyeye tüneyip... ileri geri sallanarak ... çayın bitmesini beklemek... hem bana ... hem ekselansa eziyet...
her yerden karadeniz havası çalıyor...
uymacalık böyle birşey...
__ben kasetlere bakayım biraz
diyerek...
ekselansı çay keyfiyle başbaşa bırakıp... kalktım çay bahçesinden...
bir iki kaset aldım...
tam arabaya gelirken sepet satanları gördüm... sepetleri kurcalayıp bakarken... harika elmalar gördüm onları aldım... bu kentte heryerden dere geliyor... su akıyor... ben etrafımda bir çeşme bakınırken ...
adam elimdeki elmaları alıp derenin sığ tarafında yıkadı bile... elma kemirip sağa sola bakınıp gezerken...

keşan satan bir dükkan gördüm... bir iki tane beğenip aldım ... bir tanesini büküp bandana olarak bağlamak istedim... büyük geldi olmadı...
sırtında keşanıyla bir kadın girdi dükkana...
__gel bağlıyım ben...sen bilmezsin bağlayamazsın şimdi...
bayılıyorum bu insanların bu dümdüz teklifsiz iletişimlerine...
kafamın tepesini bir tür bandana gibi bağladı... kalan saçları arkadan bıraktı... modacı gibi çalışıyor ... ve olaya hakim...
bir yandan anlatıyor... bağladığı şekle horon denirmiş...
birde karşıdan baktı...
beğendi yaptığı işi...
cep çaldı o sırada...
sahi benim bir cebim vardı... açtım ekselans... sahi ekselansda vardı...
merak etmiş...
bir kaç sokağa dalıp çıksamda ...
kasetçinin yerinin ardından ... ekselansı bulmak zor olmadı... yanına gidip oturduğumda şaşkınlıkla baktı kafamdaki bandana keşana...
çay evi sahibi güldü... düşündüklerini tahmin etmek zor değil...
''yahu biz örtü diye sehpaya yayıyoruz artık keşanı... bunlar gidip kafasına takıyor''
eh ama...bunun sonu yok...
bizde çoğu zaman boğaz köprüsünden ... yol diye geçiyoruz artık ... ama... kimileride... fotoğrafını çekebilmek için uygun ışık ve açı bekliyor...
işin özü...
sahip çıkacaksın yaşadığın kente ,köye...toprağına... eskisini,tarihini ,özelliğini ,güzelliğini anlatacaksın... unutmayacaksın ve unutturmayacaksın...
sonuçta moda dediğin nedir insan üretimidir... ilahi emir gelmedi yukardan.... ve keşan kullanım açısından son derece işlevseldir...
benim yaptığım gibi bandana olmasa da... başörtüsü ya da türban kullananlar için bile ... simli ,pullu tuhaf örtülerden çok daha gerçek,işlevsel ve şıktır...

sumela nın dibine kadar arabanızla filan gidebileceğinizi sanıyorsanız... feci şekilde yanıldınız... arabayı parkettiktten sonra ...
bir kaç km. kadar döne döne yüksele yüksele yürüyeceksiniz...
fakat ... eğimden midir... ya da ... her adımda manzaranın biraz daha içine çeken büyüsünden midir... veya benim kondüsyonumdan mıdır bilinmez... bu yürüyüş yormuyor...
toprak yol ,yağışlardan kaygan zemin halini alsa da...

üstteki resimde gördüğünüz... asırlarca yaşamış ağaçların ... yüzeydeki kökleri kaymayı önlüyor ... daha sağlam basıyorsunuz toprağa...
kayıpda o gördüğünüz kenardan uçarsanız ne oluyor ' un cevabı sizinde tahmin edeceğiniz gibi... çok kolay tabi...
işte o anda ... bir kez daha düşünüyorsunuz... börtüsünden böceğine dalından yaprağına ... yerin altından üstüne uzanan köklerine kadar ... insanoğluna yaşam desteği veren doğaya karşı bu denli nankör davranan... insan dan başka tür var mı diye...
yok...
dağın zirvesi ... ve... kayalara oyulmuş bir manastır...

m.s. 375-395 yılları arasında inşa edilmiş...
ana kilise... ayazma... misafirhane... keşiş odaları... mutfak...
gibi bölümlerden oluşuyor...
sokaktaki can'lara bir su ve birazda yemek vermeyi unutmazsınız değil mi...
efsaneye göre ...
iki keşiş... atina'lı barnabas ile sophronios ... rüyalarında, Hz.Meryem'in bebek İsa’yı kollarında tuttuğu ikonun bulunduğu yer olarak sumela'nın yerini görmüşler...

ve birbirlerinden habersiz olarak deniz yoluyla trabzon'a gelmiş, orada karşılaşınca... gördükleri rüyaları birbirlerine anlatmış ve ilk kilisenin temelini atmışlar...

ilk kilise ... çünkü ... 3 ayrı dönemin izleri var fresklerde... ama ne yazık ki yine tahrip edilmiş... ve... yine yeniden restore ediliyor...

manzara ise ...
elbette muhteşem ...
dibi asla gözükmeyen uçurum... ağaçlar dallar yeşilin muhteşem tonları geçişleri...
karışıp gitme isteği uyandırıyor insanda...

biraz yeşil olmak... biraz dal... biraz zaman olmak... biraz geçmiş... biraz gelecek olmak... biraz sonsuzluk...
bütünleşme isteği...
biraz daha üstüne gidersen bu isteğin... karışma dediğim... sonsuzluğa gidecek gibi duruyor... pek hayırlı durmuyor...

üstteki fotoğraf su kemerine ait... nasılsa dağ taş su... dağdaki suyu manastıra ulaştırmak için kurdukları güzel bir sistem... fotoğrafın içindeki minik parıltılarsa para...
insanlar geliyor mırıl mırıl birşeyler mırıldanıp para atıyorlar... dilek çeşmesine döndürmüşler ... sanırım ''kutsal ayazma '' yanılttı insanları... zannettiler ki.. para atılmalı... alakası yok tabi...
kutsallık ayazmanın suyundadır... vaftiz gibi törenlerde kullanılır ... veya ille bir şey yapacam diyorsan bir kaç yudum içersin hepsi bu...
paralara gelince... restorasyonda çalışan işçiler tarafından büyük bir keyifle bölüşülüyor tabi...
dahada tuhafı bu kemer devam ediyor... tam simetriğinde yukardaki fotoğraftakinin aynısı vardı ama içinde 1 kuruş bile yok...
boş olan yere para attım... sonra gidip bir daha gezdim manastırı... 20 dakika sonra gelip baktığımda 5 tane olmuştu paralar...
evreka... işte bu kadar... şimdi sıra ... sütunlu filan... sunak benzeri bir şey çizmeye geldi... sonrada ... mermer mezar yapan ustalardan birine yaptırmaya... birde eskimiş havası verip orasını burasını hafif kırdım mı... koyarım eminönü meydanına... başınada bizim stajyer çocuklardan birini oturturum...
işte hayat
yolları tırmandıkça... yalnızlık hissi artıyor... arttıkça çıkmaya devam ediyorsunuz... fotoğraflardada görüldüğü gibi ... bulutlarla yakın mesafede yol alıyorsunuz...

hep böyle değil midir...
yükseldikçe yalnızlaşır ... yalnızlaştıkça yükselmez miyiz...
maddede bakarsak ...
istanbul- eminönü ile ağrı dağı aynı kalabalıkta değildir...
oysa ...
kalabalık çıkılır yola ama yükseldikçe azalır kalabalık... çoğunlukla neden... fiziksel performansın azlığı vs.dir... o yüzden... zirvede sadece dağcılar vardır...
manâda bakarsak...
diyelim ...başarı... veya... bilmek,tanımak,özümsemek... yine... yükseldikçe yalnızlaşırsın ... burdada ... devreye manevi engeller girer...
engeller ;
herzaman çıkamayan ,kalanlardan değil...
çok ender de olsa ... yükselenlerdende kaynaklanır...
siz dilediğiniz gibi doldurun bu görünmez parantez içlerini...
ben devam edersem bitmez bu yazı...
her iki anlamdada...
yükseldikçe yalnızlaşmak normaldir...
herkes devam etmez...edemez ... ya da ... etmek istemeyebilir...
ama yalnızlaştıkça yükselmenin...
tek nedeni...
paçaya yapışıp ...
dur napıyosun... düşersin...kalırsın... ölürsün...işinden olursun... gitmeee ...çıkmaaa... ölümü gör... çizmeee... yazmaaa... yapmaa...
o sınava girme...
o işi kabul etmeeee... dalmaaa... batma... diyenler...
azalmıştır veya yoktur yükseklerde...
peki bu yalnızlaştıkça yükselmenin yükseldikçe yalnızlaşmanın sonu ne olur...
ne olacak...
kalırsın bir başına ayazda... demedi demeyin...
istenilen buysa amenna...
ama değilse...
işte o zaman...
bozulur bazen algı...
bir duvarın üstüne oturup fotoğraf çekerken...
yanımdaki çift birbirine havadaki kuşları gösteriyordu...
__aaa bak güvercinin rengiyle kanatları ne kadar güzel...
güvercin mi...
kartal cancağızım o kartal...
|