
''görmesen bile denizi ... yukarıya çevir yüzü deniz gibidir gökyüzü... aldırma gönül aldırma''
içeri adımını attığın anda için ürperiyor... ister kullanılmasın ister müze yapılsın... ne yaparlarsa yapsınlar... burası ne yazık ki hala yaşıyor... koku ve korku egemenliğinde...
dalgaların sesleri mi çığlıkları bastırıyor... yoksa çığlıklar mı dalga seslerini .... burnumda kesif bir amonyak kokusu... ki insan merak ediyor... kaçta kaçı o yıllardan kalanlara aittir bu idrar kokusunun ... kaçta kaçı bir takım ziyaretçi adındaki ve ceza tadındaki insan ve çocuklarına.... kulağımda...
''görmesen bile denizi ... yukarıya çevir yüzü deniz gibidir gökyüzü... aldırma gönül aldırma''...
dizeleri...
ve... burası eski
SİNOP HAPİSHANESİ...


ne burnumdaki kokuyu bastırabildim... ne de kulağımdaki sesi ve müziği...
keşke bu sözleri ve müziği oradaki herkese duyurabilseydim... o zamanda bu kadar pervasızca,umursamazca gezenler... gezerken keyif alanlar... sürekli gülenler.... etrafta koşuşturup çığlık çığlık bağıran çocuklar olurmuydu acaba... çocukları buraya niye alıyorlar anlamak mümkün değil... sinemada,tiyatroda yaş sınırı koyulurken... resmi adı hapishane asıl adı işkencehane olan bir yerde çoluk çocuk ne arar...
fotoğraf karesi olarak beyninde topladığı karelerle ilerleyen yaşlarında olumsuz etkilenir mi... yoksa onlarda kendilerini oraya getiren anne ve babaları kadar asla ve kat'a olumlu olumsuz hiçbirşeyden etkilenmeyecek kadar duyarsız ve sığ bakıp ... hayata teğet yaşayan bireyler mi olurlar...
duvarlara ziyaretçiler tarafından yazılmış... kalp içindeki sevgili isimlerine ''hapishane duvarıyla sevgili adının alakası ne'' diyerek hayret etmedim bu sefer... geçen yıl İstanbulda bir mezarlıkta mezartaşının arkasında iki sevgilinin adını kalp içine alarak yazdıklarını görünce.. ''yok artık oha'' diyip bütün hayret duygumu tüketmişim demek ki...
kadın yanındaki kocasına izlenimlerini aktarıyor.... ''bahçeleri çok güzelmiş... hele çocuk kısmının bahçesi pek şirin hayatım kutu gibi''... işte o kutu gibi şirin bahçede gerçekleşti 4 infaz (asılarak öldürme)

bir koğuşun penceresinin içine yaslanmış bir adam gördüm... gözünden süzülen yaşlarla... yakın hissettim kendime... kimbilir neydi aklından geçen,ve hangi anı savurmuştu onu bu gözyaşlarına... bu hapishane en iyi bu fotoğrafla bütünleşirdi belki... ne gidip izin aldım... ne de habersiz çektim... istemedim fotoğraf karesinde bile olsa bu acının donmasını kalmasını... yıllara nakledilip aktarılmasını...
anneler çocuklarına hep aynı şeyi söylüyor... ''bak aliye çıkacak köşeden uslu dur''... diğeri ... ''aaa koşma bakim gülten gelip içeri tıkar seni''...
bir aliye ve gülten lafıdır gidiyor... hem çok tanıdık hem uzak geliyor... farklı farklı insanların ağzından aynı cümleri duyunca dolayısıyla onları değil, kendini yabancılıyorsun.... herkesin ortak bildiği bir şey var ve ben bunu bilmiyorum... bir koğuşun kapısında yığılma olmuş... kapı kapalı ziyaretciye açık değil... olsun parmaklık arkasından da olsa herkes orayı görmek istiyor... yaklaştım... kendi aralarında konuşuyordu bir grup... bak burası aliyenin yatağıydı burda hayriye yatıyordu...
 dizinin çekildiği koğuş...erkekler kısmında...
tabii ya ... adı da...''parmaklıklar ardında''ydı üstelik ben bu dizinin 4-5 bölümünü seyretmiş çokta beğenmiştim ve hatta jenerikteki aldırma gönül fazlasıyla bağırsada yine de bilmem kaçıncı kez çarpmıştı beni... sonra nasıl becerdiysem buluşamamıştım bir daha diziyle... kanalımı değişti saatimi ya da ben mi bilemem...
hapishanenin asıl mevcudunu oluşturan erkekler... çünkü kadınlar azınlıkta.... o yüzden en geniş koğuşlar ve en geniş avlular hep erkekler kısmında...
yukarda dizelerini yazdığım şair Sabahattin Ali idi... ''aldırma gönül''ün sahibi... burda bu hapishanede... erkekler koğuşundaki ranzasında yazdı bu şiiri...
 küçük bir tezgah ve bir lavabonun bulunduğu koğuşlardan biri...

'mişli 'geçmiş zaman kullanmamama şaşırmayın bu yazımda... çünkü hala yazıyordur... bizlere bu boyutta ulaşmasa bile... su içinde zindanlardaki çığlıkları... korkunun kokusunu duyup,duvarlardaki kan lekesini görüyorum... hakikaten çıkmıyor kan lekesi kanla yıkandıkça...
ranzasında yazdığı şiirin bir kelimesi Sabahattin Ali yide sürükledi deniz seviyesinin altında kalan zindanlara...
''dertlerin kalkınca şaha... bir küfür yolla Allaha... görecek günler var daha... aldırma gönül aldırma...
diye yazmıştı...
''küfür'' kelimesi hapishane yönetiminden baştakilere kadar herkesi çok etkiledi... ve zindanla cezalandırıldı... şarkı olarak bize dönüşü ise ''sitem''le oldu... halen de ''sitem'' olarak söylenir...
''dertlerin kalkınca şaha bir sitem yolla Allaha... görecek günler var daha aldırma gönül aldırma''
üstelik sadece düşüncelerinden dolayı sürgün yeri sinoptaydı... ne devleti hortumlamıştı ,ne seri katildi... elbette 14 yaşındaki çocuklara tecavüzde etmemişti... şimdi hortumcuların,tecavüzcülerin,katillerin... televizyonları,cep telefonları,internetleri,gardrop dolusu eşyaları... kebapları,balıkları, rakılarıyla beraber göbeklerini ,kıçlarını kaşıya kaşıya hapiste yattıklarını duysa... o şiiri yeniden hangi kelimelerle yazardı kimbilir...
kelime olarak dahi olsa hoş mudur ''küfür'' kelimesi... hayır değildir... peki bu noktada ceza-i yaptırımın diğer kullardan gelmesi hoş mudur... o da değildir... hayli ince bir çizgi vardır buralarda bir yerde...
demek sadece bugüne dair değil Allahtan özel vahiy alanlar... Allahı korumasına almaya kalkan gafiller,eyyamcılar...
o zamanlarda da varmış ... şimdi sorsan herbirine tek tek... Allahla kul arasına girilmez cümlesini hiç kekelemeden yumurtlarlar.... arkasındanda 'küfür' kelimesi için adamı alıp zindana atar işkenceden geçirirler... hani Allahla kul arasına girilmezdi... ister eğri söyler, ister doğru... sanane... Allahın avukatlığına soyunma gücünü hangi kul kendinde bulabilir ... yada hangi gaflet perdesi örterki üstünü de kendisi bu küfre düşebilir...
biri şükreder... diğeri şikayet eder... sen buna itiraz edersin etmesine de... peki ... yaradanı yarattığından korumak hangi şirke girer...
yaradanın kulunu isterse cehennemin dibiyle ,isterse gönlünün teliyle sınayabileceğine inanmayan bir güruh var demek ki... üstelik her geçen gün çoğalan...
neyse...
bir sabah park yeri bulamayıp bunaldığımız için trafik polisinin yanına gidip arabayı napıcağımızı sorarken... telaşla bir adam geldi...
__memur bey hapishane nerde.. polis kibar kibar tarif etti yerini... adamın arkasından gülerek başını salladı... __yahu bir gün de gelip plajın yerini,medresenin yolunu sorun be... aman ne meraklıymış millet hapishane görmeye anlamadım ki ... diyince gülüştük karşılıklı... eh gülüşmenin sonunda ... __şey ekip arabasının arkasında durabilir mi bizim araba ...dedik __yok artık... __ama lütfeeen biz çok yorgunuz...
kafanıda hafif yana büküp mahzun mahzun gülümsedin mi...işlem tamam... __tamam ama çabuk gelin... biraz yürüdük... 10-15 adım öteden seslenip ...
__anahtar üstünde 3 saate kalmaz döneriz diyip uzadık... güldü... güleryüzlü bir kent burası...
ama hakikaten... kaç tane kent vardır ki... sınırlarından içeri girer girmez... herkesin ''hapishane nerde''diye sorduğu...
cezaevi sinop kalesinin güneybatı ucunda yer alıyor... yüksekliği 18 metreyi bulan surların genişliği muhafızların rahatça yürüyüp , iç kaleyi dolayısıyla hapihaneyi denetlemelerini sağlıyor... hapishane... erkekler kısmı... kalın duvarlarla ayrılmış kadınlar kısmı... ve yine kalın duvarlarla ayrılmış çocuk koğuşunun yanısıra... derslik ve işlikleride(atölye) kapsıyor...
 derslikde kullanılan tahta...
yaşı kaç olursa olsun okur yazar olmayan mahkumlara dersliklerde okuma yazma öğretildiği söyleniyorsa da... benim bilgim , sadece yönetimle uyumlu mahkumlara öğretildiği yönünde...
aynı şekilde işliklerde cilt yapımı,el işleri dokuma gibi işlerde çalışan ve meslek öğrenenlerde var... para kazananlarda... söylenen her mahkumun buralarda çalışma hakkı olduğu benim bilgimse yine yönetimle uyumlu olanların çalıştırıldığı... ki görüntüde beni doğrular nitelikte... koğuşların hiçbirinden deniz görülmüyor... zindanlardan görülmesi söz konusu bile değil... ki daha sonra zindan konusunu ayrıntılı anlatacağım... oysa işliklerde ,atölyelerde ... deniz olduğu gibi önünde... kalın duvarlar yok...parmaklıklar yok...tel örgüler yok... geniş çalışma alanları var... ve tüm hapishaneye hakim olan ağır,basık,durgun hava yerine burda taze,canlı bir hava pencereden giriyor.... akla şu soru gelir tabi... hapishaneye girmişsin... denizi görsen ne olur... görmesen ne olur... niye bu kadar önemli...
karadenizin tamamında olduğu gibi sinopun o güzel denizide hareketli,dalgalı bir deniz... çağlayan,surlara çarpan ,sesi yüksek bir deniz... yaz kış gece gündüz sadece suyun sesini ve gücünü arttırır ama hiç susmaz... 2 farklı şekilde açıklayabilirim bunu sanırım...
eviniz ara ara deliren bir denizin kıyısındaysa... pencereden bakıp sesle eşzamanlı gelen dalgaları takip ederek kahvenizi konyağınızı içip mutlu ve huzurlu olabilirsiniz... hatta o ses mışıl mışıl uyutur bile sizi... eviniz özgürlüktür... delirdiği zamanlarda denizde olmak ise mahkumiyettir...
ama hapishaneniz denizin kıyısındaysa... ve görmüyorsanız denizi... ve mahkumsanız... ve dalgalar duvara çarparken duyuyor ama bilemiyor göremiyorsanız... delirse de delirmese de ... deniz özgürlüktür bir mahkum için...
daha primitif bir örnekle su sesinin işkencesi daha iyi yakalanır belki... evinizdeki banyo musluğu bozulmuş akıtırken... gördüğünüz için sinir sisteminize pek hasarı olmaz... iç tesisattan geliyor... ve suyu görmüyor ve sesini duyuyorsanız... 10 dakikada tedirgin olur 10 haftada sinir olur ... 10 ayda hoş olmayan bir halde olursunuz ...
alttaki zindanlar su seviyesinin altında ve gün ışığı sızdırmaz tek bir hücre ve hücrenin kenarında bir bozuktaş heladan oluşuyor... adı üstünde zindan... elbette içerde başka hiçbir şey yok.... günlük hayatımda hela kelimesini kullanmayıp sevmesem bile buraya tuvalet demek için hayli züppe olmam gerekiyor... daha berbat bir tanımlama bulabilsem onu kullanacaktım ama bulamadım... helayla idare edeceğiz...

deniz delirip sular yükseldiğinde ki elbette baharda ve kışın ... helanın ortasındaki delikten lağımla karışık içeri basıyor...
söylenen ... yükselen suların diz kapağını geçmediği ... oysa benim bildiğim... o sularda zindandaki bazı mahkumların boğularak öldüğü... tutmadı bir türlü devletin resmi tanıtımıyla benim bildiklerim birbirini...
ama zindana atılan mahkumların orda 3 gün geçirmeleri karşılığında dışarı çıktıklarında yaşama şanslarının olmadığını söylemeleri yine beni doğrular gibi... farzedelim onların dediği gibi diz kapağına kadar geliyor su... bir taş bir tümsek bile yok üstüne çıkacak... insan kısmıda atlar gibi ayakta uyumaz... ki onlar dahi en fazla 1 ay uyur... ya günler ve gecelerce ayakta o buz gibi suyun içinde dikileceksin... ki fizyolojik olarak mümkün değil... yada prangaya vurulmuşsan zaten ne yaparsan yap sudan kaçamayacaksın...
velhasıl gerçektende 3 gün geçirenin iflah olmayacağı o dönemin şartlarında en azından zatüree'den öleceği çok açık...
alttaki kanal ,denizin yükselmesiyle zindana basınca doğal olarak kanaldaki lağım fareleride zindanı basıyor...
günlük bir tayın hakları olduğunu... ve fareler kendilerini yemesin diye mahkumların tayının çoğunu onlara yedirip kalanıyla idare etmeye çalıştığını söylüyor resmi tanıtım... yine örtüşmedi benim bildiklerimle... bense o tayının zindanlardaki çoğu mahkuma hele sular yükseldiğinde hiç verilmediğini veya ikiye ayrılıp helanın içine atıldığını biliyorum...
fazla ayrıntı incitecek beni ... dolayısıylada sizi... o yüzden gerek yok...
hep düşünce suçluları mı yattı burda... elbette hayır... gözünü kırpmadan 5 kişiyi öldürmüşler ... ailesini kesmişler... muğla canavarı... kocasından hırsını alamayıp taksit taksit öldürmüş kadınlarda yattı... boyları devrilsin caniler diyoruz elbette... diyoruz da... suçun cezası ya ölüm ya hapistir...
oysa burda salt hapislik yok... burdaki ceza... hapislik... kemiren lağım fareleri... açlık... dayak... dostluğunu esirgeyen deniz.... ses vermez kalın duvarlar... kraldan çok kralcı gardiyanlar... işkence... pislik... sefalet...
 bazılarına sıranın hiç gelmediği hamam...
idamdan kurtulmaya sevinilecek bir tablo yok burda... insan hayatında kaç kere ölür... burda günde 100 kere ölündüğünün kanıtları var... burda yatanlarda böyle düşünmüş zaten ...
yoksa kim atlar sessizce ... 18 metrelik surların üstünden kayalarla dolu köpüren denize... ya da mazgalı söküp lağımda yüzerek denize ulaşmaya kim çalışır... tuhaf bir şekilde düzgün kayıt tutulmamış burda.... sanırım girenin çıkmayacağı... çıkanında 1 yıl içinde göçeceği gözetilerek tutulmamış ...
 gözetleme kuleleri
kulağınıza tanıdık gelecek isimler var sinopta yatan...
Zekeriya Sertel Necip Fazıl Kısakürek, Refik Halit Karay Mustafa Suphi Ahmet Bedevi Kuran Refi Cevat Ulunay Hüseyin Hilmi Burhan Felek Osman Celal Kaygılı Celal Zühtü Benneci Sabahattin Ali Kerim Korcan Osman Deniz
hapis ve sürgün olarak kaldılar...
sinop cezaevi kuş uçurtmaz geçit vermez konumuyla ünlü... hakikatende öyle... çok az insan kaçabildi ...
İlk olarak 1914 yılında Sinop'a sürgün edilen Mustafa Suphi Rusya'ya kaçar...
Ahmet Bedevi Kuran Sivastopol'a kayıkla kaçar... 1948 yılında da Arap Kadir... sonra... 1969 yılı Temmuz ayında da Emin Aladağ kaçar...
E.Aladağ mahkemesi sonuçlanıp idam cezası kesinleştiğinde ve idamına bir kaç gün kala deniz yoluyla kaçmayı başarır ... hayli zorlu ve yorucu bir yolla ayancığa gelir... üşümüş,aç ve yorgun ve ıslak... yardım almak için bir evin kapısını çalar... misafir ederler... şans işte... ev sahibi biraz önce nöbetten dönen polis memurudur... şüphelenir ve görevlileri çağırır... çok kısa sürer E.Aladağın firar hayatı... gelirler ve götürürler... ama devreye yeni dava girmiştir artık... ''hapisten kaçış '' idam beklerken ve yeni ''hapisten kaçış'' davamız sürerken af çıkar... ve özgürdür Aladağ... idamdan özgürlüğe... sanırım hayat kocaman bir şaka...
ve bir kaçış daha vardır ki işte bu ilginçtir... üstelik öyküsünü bilmeseniz bile eminim bir türküyle hepinize çok tanıdıktır...
yani... Sandıkçı Şükrü "Sinop kalesinden denize uçarak" Rize'ye kaçar...
Sinop kalesinden uçtum denize Tam üç gün üç gece göründü Rize Karşı ki dağlardan gel oldu bize Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz
türküyü bilirsiniz...
yıl 1341 mevsime uydum ... sebep oldu şeytan bir cana kıydım katil defterine adımı koydum eşkiya dünyaya hükümdar olmaz....
böyle söylerler... dikkat ettiniz mi ? akıllara zarar bir biçimde... sözlerde problem var...
şeytan sebep oluyor olmasına da ... ama aslında adam mevsime uyup adam öldürüyor... demek ki mevsimin tetiklediği hastalıklardan birinden muzdarip... mesela manik depresif iyide sormazlar mı adama manik depresifin sinop hapishanesinde işi ne... tedavi etseydiniz ya...
elbette... hakkında türkü yakılan sandıkçı şükrü... mevsime filan uymuyor... uysa uysa ... nefsine uyuyor... aklı fikride görünen o ki hayli yerinde...
Rizede bir düğünde Sandıkçı Şükrünün kardeşi bıçakla karnından yaralanıyor... düğün yerine gelip kardeşini kanlar içinde bulan sandıkçı şükrü... kardeşini vuran Abdi ağayı orda vuruyor... hapishaneye koyulan sandıkçı şükrü arkadaşlarıyla birlikte hapishaneden kaçıyor ve dağa çıkıyor. dağa çıktıktan sonra, yönetimle işbirliği yaparak kendisini hileyle zehirlemek isteyen biriyle ,karısı Fadime'yi elinden almak isteyen başka birini öldürüyor. bu olayla adı halk arasında duyuluyor... zenginden alıp fakire verdiği için halktan müthiş bir destek görüyor... başı sıkışan fakirler yardım için çevresinden eksik olmuyor...
bir gün kardeşiyle beraberken,zaptiyeler çevresini sarıyorlar. zaptiye çavuşu Sandıkçı'nın teslim olmasını istiyor... ancak Sandıkçı kabul etmiyor... çıkan çatışma sonrasında Sandıkçı ve kardeşi Zaptiye Çavuşu ile birkaç zaptiyeyi öldürerek kaçıyor. Sandıkçı Şükrü bu olaydan sonra yakalanıp zincire vurularak sinop hapihanesine kapatılıyor... sandıkçı kalenin surlarının üstünden kısacası 18 metreden bırakıyor kendini denize... türküden anladığımıza göre göre 3.günün sonunda görünüyor rize... Rizeli sandalcılar tarafından kurtarılıyor. sandıkçı yakalanamıyor ve daha çok halk desteği sağlıyor... bunun üzerine trabzon valisi Kadir paşa bir hayli kalabalık adamı,süvariyi Sandıkçı'nın üzerine gönderiyor. süvariler, kolcu kayıklarının reisi varilcioğlu sadık'ı da yanlarına alıyorlar. Sandıkçı Şükrü İkizdere köyünde bir evdeyken ihbar ediliyor. Çevresi atlılarca sarılıyor. Varilcioğlu da yanlarında. yinede teslim olmak istemiyor. Fakat eskiden tanıştığı Varilcioğlu Sadık teslim olursa öldürülmeyeceğini söyleyerek onu ikna ediyor. Sandıkçı varilcioğluna inanarak teslim oluyor... sandıkçı önde varilcioğlu ve zaptiyeler arkada yürürlerken... Varilcioğlu ile zabtiyeler Sandıkçı Şükrü'yü arkadan kurşunlayarak öldürüyorlar. sandıkçı Şükrü'yü tanıyan Refii Cevat Ulunay... ondan "pişman ancak affedilmeyeceğini bildiğinden teslim olmamış mert bir insan" olarak sözediyor...
hep öyle değilmidir ... en büyük hasar hep iç halkadan en yakın çevreden gelmez mi....
Yıl 1341 nefsime uydum Sebep oldu şeytan bir cana kıydım Katil defterine adını koydum Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz
Sen üzülme anam benim dertlerim çoktur Çektiğim çilenin hesabı yoktur Yiğitlik yolunda üstüme yoktur Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz
Çok zamandır çektim kahrı zindanı Bize de mesken oldu Sinop'un damı Firar etmeyilen buldum amanı Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz
Sinop kalesinden uçtum denize Tam üç gün üç gece göründü Rize Karşı ki dağlardan gel oldu bize Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz
Bir yanımı sardı müfreze kolu Bir yanımı sardı Varilcioğlu Beşyüz atlıylan kestiler yolu Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz

zaman'ın resimler ve isimlerde yaptığı tahribatla silinmiş ,3 nolu koğuşun listesi...
sn:sokaktaki ''can''lara bir kap su birazda yemek vermeyi unutmadınız değil mi...
|