 diogenes
saat 23 civarı Sinopa geldik ...
engebelidir sinop... dağlar ve yollar açısından yinede abartılı korkutucu bir yolu yok... belki kastamonu çatalzeytin türkeli bağlantısı biraz zorlar aracınızı yada sizi... ama canım ülkemin diğer yollarının yanında pek kayda değer bir zorlama olmaz... eğer giderseniz bir gün... yolunda manzaranında kıymetini bilin derim... tali yollarıda kullanacaksanız... ve iyi sürücü değilseniz ... bir başka ulaşım aracını tercih edin... ''karadenizin incisi Sinopa hoşgeldiniz'' yazıları karşıladıysada bizi... her il zaten böyle karşılamaz mı ziyaretçisini ...
ikinci karşılayan afişse ''festivalimize hoşgeldiniz'' oldu... işte o noktada ayaklarımız suya erdi ... yol boyunca devam eden kikirdemelerimiz şamatamızda pat diye bitti...
biter tabi... rezervasyon gibi zırıltılarla uğraşmayız... kafamıza estiği yerde kalırız biz... iyi güzelde... bir kentte festival varsa karşılığında otellerin hepsi dolu demektir... bir iki otel denedik elbette yer yok... arabaya döndüm... ekselansa sırıta sırıta 'hiçbirinde yer yokmuş' dediğimde... o da 'eğlence anlayışıma hayran olduğunu' söyledi ... sokakta kalmanın komik tarafının ne olduğu üzerine homurdandı... ne yani üzülecekmiydim... ayancığa gider orda kalırım olmadı erfelekde kalırım... fenamı şelaleler var hem orda... hiçbiryerde yer bulamazsam... karakolun bahçesine çeker arabayı camları kapılarıda açıp püfür püfür uyurum... aklınızda olsun... hiçbirşey demiyorlar... yıllar önceden tecrübeyle sabittir... üstelik çay çorba tost filanda bedava... hatta başlarından atabilmek için ne kadar otel varsa tek tek kendileri arayıp yer soruyorlar... baktılar ki yok... gelsin çaylar gitsin tostlar... son bir kent turu atıp ayancığa geçecekken... bir otelde daha şansımı denemek istedim... gittim yer sordum... şans böyle bir şey işte... festivale davetli olan reyhan karaca gelmemiş... dolayısıyla ona ayrılan oda boşa çıkmış... 10 sn.de yerleştik odaya... duş almak güzel birşeymiş... kahvaltı ne yazık ki yine açık büfe... nefret ediyorum açık büfelerden... gün içinde zaten yoruluyorum... birde yemek almak için niye uğraştırıyorlar beni...
ekselans kahvaltıdan sonra nereye gideceğimizi sordu... __akşam kaleye çıkarız ... __niye akşam şimdi çıkalım... __olmaz akşam daha iyi geziliyor...
hikaye tabi... denize girecem hepsi bu... kahvaltıdan sonra karakuma gittik... öyle yorulmuşumki günlerdir, gecelerdir... sadece açığa kadar yüzüp sırtüstü yattım denizde... ters dalgayla savrulunca anladımki birazda uyumuşum... kıyıya yüzdüm... şezlongda da ekselans uyumuş... sefil fareler gibiyiz...
akşam kalenin arka tarafında uğur restauranta gittik... karadenizdeki bazı illerin aksine kent merkezinden ötelenmemiş alkol ve yemek ikilisi...
meze sorduk... patlıcan yontuk var dedi garson... hemen istedik... yöresel bişi ne güzel ne güzel... peynir kavun salatayla beraber yoğurtlu patlıcan kızartma geldi... garsona sordum... __patlıcan yontuk nerde...
kızartmayı gösterdi... __işte burda... __e bu patlıcan kızartmaaaa... __hııı bazı yerlerde patlıcan kızartmada diyorlar... öyle işte ... o bazı yerlerden biride mesela istanbul... ne suçu var şimdi garsonun... doğru bir tanımlama kızarmadan önce yontulmuyor mu patlıcan...
yemek muhabbettimizi bitirip sese doğru yürüdük... ee festival var dedik daaa... ferhat göçer vardı gece... sevin yada sevmeyin ama halkla iletişimi doğru yakalamış bu adam... elbette festival alanı çok ama çok kalabalıktı... ve biz müzik dinlemek istiyorduk... kaleye çıktık kuşbakışı göçerin konserini izledik.... ben ne demiştim kahvaltıda ... kaleye akşam çıkarız demiştim dimi... çıktık işte ... bir taşla iki kuş fena mı... gündüz görünce şekil değiştirmiyor ya bu taşlar... yok canım umursamazlığın dibine vurmak değil ... tarihi doku,eğlenme,deniz,yolların tutkusu ,dinlenme ve daha bir çok eylemi aynı anda yapıyoruz ... her gittiğimiz yerde 1 er ay kalsak iyi olurdu da... sonrasında dönmeyi gerektirecek bir şey kalmazdı sanırım... planlı olmak ,zamanı doğru kullanmak zorundayız... ki zaten bahsettiğim kalenin kent merkezindeki en minicik kısmı ...
öyle geçilip gidilmez sinoptan... girdiğin anda kuşatır sarmalar seni... güzel bir kuşatmadır bu.... çünkü dedikleri gibi incisidir karadenizin... ağacıyla, deniziyle, insanıyla ,balığıyla... o yüzdende iki bölüm anlatılır sinop... paşa tabyalarını gezebilirsiniz...
 dokuma tezgahları

üst kısımda bir zamanlar top yuvaları varmış
 yöresel el sanatları
kolera salgını zamanında karantina/hastane olarak da kullanılmış pek bişi kalmamış ama hediyelik eşyalar yapan bölüm sıkı çalışıyor... ama Türkiye geneline dair çalışıyorlar... yani kapadokya içinde hediyelik eşyalar üretiliyor burda... peri bacaları içinde... bergama içinde...
karakumda denize girin... aklimana gidin... orda da girin tabi denize... bu kent denizle barışık...
nokul yiyin... ben sevmem pek hamurişlerini ama olsun siz yinede yiyin... cevizlisini özellikle deneyin...
 hamsilos koyu... ismin arkasından görebilirsiniz müthiş istikrarlıyımdır resim konusunda ya dana kadardır yada bit kadar...
hamsilosa zaten gidin... osmanlı donanmayı burda saklamış... manzaraya hayran olacaksınız... yol üstünde üniversitenin öğrenci yurdu var... kapısı yola dönük arka kısmından denize direct merdiven var... merdivenlerin bitiminde mangal yakmışlardı denize giriyorlardı... kendi öğrencliğim aklıma geldi birden... içimden mangala su dökmek geldi... kıskançlık böyle bir şey işte... neyseki benim kıskançlığım denize dair... ota boka herşeyi kıskanıp dar edemem dünyayı ... ne kendime ne çevreme...
 alaeddin camii
Selçuklu Devleti Sultanı I. Alaeddin Keykubat tarafından başlanmış ve vezir Muinüddin Süleyman Pervane tarafından tamamlanmış...
dolayısıyla pervane medresesinide gezmenizi öneririm... durağan işleri satan bir dükkan haricinde özgün bir şey olmasa bile...
cami restore ediliyordu ama tebelleş olduk ustaların başına... girip gezdik... türbesinde ... isfendiyar bey ve onun kızı yatıyor...

balatlar kilisesi... nasıl olmuşsa giriş kapısının bu kısmı nispeten sağlam...

bir takım freskleri sağlam kalsa da... çoğunluğunun göz ve yüzleri oyulmuş... kim oyuyor niye oyuyor ve niye her yerde ,her kentte aynı şekilde tahrip ediliyor... çetemidir bunlar... mesela ... tren vagonlarının oturma yerlerini tahrip eden vandallarla ilşkileri var mıdır... yada gazetelerdeki kadın resimlerine bıyık sakal ... erkek resimlerine küpe takıp , ruj sürenlerle alakaları var mıdır...
sinop güzel hemde çok güzel bir kent... ilçeleriyle merkeziyle... köyleriyle güzel... sıcacık sarmalıyor girdiğiniz andan itibaren... kendine has dokusu karakteristiği olan kentlerden...
benim bazı kriterlerim vardır kentlerle ilgili... gözümü bağlayıp getirseler ve kentin ortasında açsalar ve tüm tabelaları sökseler tanıyıp tanıyamayacağımı düşünürüm... tanırım diyorsam... o kent kurulmuştur gönlüme...
bir diğeri... bir başıma gelip kalıp kalamayacağımı koklarım ortalıkta... biliyoruz mecbur kalırsan çölde de kutuplarda da kalınır... hümanizmin dibini boylamadan... milliyetçiliğin suyunu çıkarmadan bakmak lazım... hani canım ülkemin canım insanları, canım dünyamın canım dünyalıları diye atlamak kimseye hayır getirmiyor... kentlerin taşında toprağında ne kadar sorun olabilir... sorun insandadır... militan çizgide bir yere kadardır... bende gidip fatih çarşambada yaşarım yaşamasınada... ters mıknatıslanma olur... mesele budur o yüzden ... bahsettiğim sorgulamada ince bir ayar var... mecbur kalmadan... asimile olmadan... asimile etmeden ... yaşanır mı yaşanmaz mı ... soru bu... sinop için cevapsa ... yaşanır ...
festivalin finalini petek dinçözle yaptılar... aldırma gönülden sadece bir kıtayı katledebildi... gerisi sağlam duruyor Allaha şükür ... çünkü bilmiyormuş söyleyemedi...
ama kapanışdaki havai fişek gösterisiyle... kale surlarındaki meşale gösterisi muhteşemdi... makinanın gece görüşünü bir açıp bir kapama abukluğu yaptığım için görüntüler ancak bu kadar...

|