Image and video hosting by TinyPic
bu sitedeki yazılarımın....kopyalanması,çoğaltılması,yayınlanması yasaktır...

Sedencikin Dünyası

Tanım

Çoban kaval çalar anın Hayâtı şairanedir ... Güler perisi tarlanın ... Bu bir güzel teranedir ... Tevfik Fikret

Bağlantılarım

» Ana Sayfa
» Profilim
» google
» e-mail

yakın gecmis

»
güvenli yollar
» dün'ün anlamı
» iki cihan'da...
» hünnap'ın yolculuğu...
» babalar ve oğullar
» hangi şerit
» bayramlık...
» kenar-ı dicle...
» merak kumkuma'sı
» ve...kutlu olsun
» bir fincan kahve
» kapılar ardı
» öküz kafayı sallarsa
» dün'ü gün'e eklerken
» akrebin masumiyeti
» ruh havalandırması
» arni'nin perdeleri
» şefkat'den zulm'e
» ninnilerle büyürken
» metro
» ucu açık
» özetle
» özetle-1-
» ada(mama)k
» öncelikler
» ne desem
» semer'den eser
» ilk aşk
» çok güzel hareketler bunlar
» kriz yönetimi
» zıkkımın dibi
» doz aşımı
» tasarruf tedbirleri !!!
» bayram'dan bayram'a
» delikanlı
» park etmeden fark etmek
» dut ağacı boyunca
» tüyapta kitap
» ayıklama
» işler nasıl gidiyor
» biri bizi...
» ya affetmezse
» tek tek
» hangi kene
» aynadaki oynamalar
» bu da geçer
» hibrit akvaryum
» kıtmir ve nankör kedi
» yağma
» bir demet saygı
» kadın ve emek
» şam şeytanı
» şerrealite
» projeler...ler...
» prestige aslında Tesla

geziyoruz

» uzungöl'ün gölgesi...
» sumela...
» trabzon...
» vona...yason
» ünye-fatsa arası buharlaşmalar
» bandırma'dan alaçam'a
» uçurum cinleri
» sinop-2-
» sinop-1-
» yollardan sonra
» şanslı ayrıntılar
» araba-benzinci-zeytin üçgeni
» iznik-göl-zeytin-yayın
» hamamlıkızık-cumalıkızık arası saat 8 sırası mı
» orhangazide kahvaltı
» ve geldim...
» deniz-tatil-yıldızlar


uzungöl'ün gölgesi









uzungöl nasıl anlatılır....
valla ...
dürüst bir açıklama yapmam gerekiyor bu noktada...
işin doğrusu ...
benim az sonra anlatacağım gibi anlatılmaz...


madem gittin efendi efendi güzelliklerini övüp ,diğer  taraflarını kendine saklarsın...
da...
bende pek öyle olmuyor...







çaykaraya 19 km uzaklıkta ve 1090 m.yükseklikte olan...

uzungölü tanımak için fotoğraflar yeterliyse...

bir sürü çektik...

evet gölün yanındaki camii hakikaten huzur veriyor...

aslında fotoğrafları çok kullanıldığı için görüntüler hepimize tanıdık...

hava genelde yağışlı...
yağıyor duruyor sonra bir daha başlıyor...
bitmeyen bir yağmur...
durgun ...
ama arada bir yağan yağmurla kırışarak hareketlenen göl...








aslında ayrı bir dünya burası...
havası, suyu,doğasıyla apayrı...
bütün bu ihtişama ve yaradanın özene bezene yarattığı doğaya elbette hayran kalıyorsunuz...


ancak...

geceyi geçirmek için otel ya da pansiyon aramadığım her yerde bir sorun vardır...


göl var,dağ var,yağış var,hayranlık ve saygı uyandıran doğa fazlasıyla var...

sorun ne...

belki fazlasıyla ticari...

nasıl olsa gelecekler nasıl olsa oturacaklar nasıl olsa yiyecekler
o zaman özen göstermek niye...
mantığıyla oluşturulmuş çoğu işletme...








özenden kastettiğim...
köyün dokusuna uygunluk elbette...

mesela...

tahta masaların üstünü naylon örtülerle kaplamamak...
zaten sürekli yağışlı uzungölde rutubetinde etkisiyle elini koyunca masaya ...
elinle beraber örtüde kalkıyor da...

kumaş zor olur tamam...
yaymayın birşey...

fotoğraftaki suküneti görüyorsunuz değil mi...
işte o sadece bir fotoğraf karesi...

ve ...

kesinlikle gerçeği yansıtmıyor...
gerçekte böyle bir sukunet yok...
mısır satanlar...kekik satanlar...
balık yapılan kömür ateşinin üzerine eminönü usülü sıvı yağ dökenler...








sonra birde başlıktaki gölge  var...






işin doğrusu genel geçer eğilime  göre ...
başlığı ''uzungölde bir kadın'' olarak atmak istedim önce...

sonra varmadı elim bir türlü kadın yazmaya...
mantık zincirini doğru kurarsanız ...
sizde bilemezsiniz aslında kadın mı erkek mi  trav.mi... trans. mi...
yada iki ayağının üstünde başarıyla yürüyen bir primat mı...

ben bilemem ...

kaldı ki bu kılığa sokup canınızı ciğerinizi  salsam ortanıza  tanımazsınız...
dolayısıyla muhtemelen sizde bilemezsiniz...


tamam ...
panik yapmayın bunlar suud...
öyle dediler...
peçeye bakınca yemenli olduğunu düşündüysemde ...
herkes suudi olduklarını söyledi...
peki... ne diyorlarsa odur...
benimde uzmanlık alanım peçeli ,peçesiz...
peçe boyu sorunsalından yola çıkıp aidiyet saptamak değil nasıl olsa...
yani an itibarıyla bizden değiller...

sahi biz kim?


bırakalım mantığını kurcalamayı...
pratikte ...
bu gördüğünüz çarşaflı,peçeli gözlerinin dahi  yarısına kadar örtülmüş birilerine kadın deniyor...





şimdi biz ne biliriz...


insan yüzü 'nur' dur di mi...


insanın içinden...


'ulan bu kadar mı  kadar nursuz pirsiz lerdiki ...
diğer insanları korumak adına suratlarını kapattılar'



demek geliyor...


istanbulun tarabyası, sarıyerinde görüp eğilimlerini falan bayağı bir çözmüştükde...
yıllar önceydi...
ne bileyim...
belki değişmişlerdir...
medeniyet çizgisini yakalamışlardır filan...
ı ıh...
aynı tas ve elbette aynı hamam...








erkeklerin üstünde uzun bol paça donlar ki sanırım şort niyetine giyiyorlar...
ayakta sandaletler...
kadınların tamamında  yukardaki  gibi çarşaf ve gözlerin bitiminden itibaren...
ve bazılarında gözler dahil  tüm yüzü örten peçe...
ayaklarda tokyolar...
yanlarında bol miktarda irili ufaklı çocuk...








burası trabzon - uzungöl...

bir başka deyişle...

peçe kullanan eksantriklerin ...
uzun yıllardır tatil mekanı...

burda ...

yukardan pısır pısır incecik iner yağmur...

sonrasında yağdımı  tam yağar...

dolayısıyla yerler hep çamur deryası...


bu şalvarlı peçeli çoluk çombalaklı ...

üstelik biz tc. vatandaşlarına nazaran hayli çoğunlukta olanlar...
bel bölgelerinden aşağı çamur içindeler...

çoluk çombalağın en büyüğü zaten bel boyu kadar olduğundan ...
onların tamamı çamur içinde...

ve yanınızdan geçerken kesif bir ter kokusu kaplıyor ortalığı...

''canım yürüyüşe çıkmışlar dağ bayır terlemişlerdir tabi''
iyiniyetini
daha iyi olaylara saklamak lazım...
uzun gölde terlemek bir yana...
temmuz ağustosda bile soba yanıyor her yerde...


kaldıki bir insanın ter kokması için...
o terin vücutta kalıp bakteri oluşturması lazımdır...

dolayısıyla ter kokan bir insanla karşılaştığımda...
''ayy şimdi koştumda,hızlı yürüdümde ''
falan filan ne derse desin...
bilirim ki minimum 48 saattir yıkanmıyordur...
burdaki otellerin hepsinde 24 saat sıcak su olduğu düşünülünce...
mazaret anlamını yitiriyor...


yoldaki yürüyüşlerine takıldım...

öylece sallana sallana yürüyorlar hep aynı hizada...
tümsek çıkarsa üstünden aşıyorlar...
çamurlu suyla dolu çukur gelirse içinden geçiyorlar...


yağmurda üste başa çamur sıçraması olağandır bunda bişey yok tabi...
hayatı arazide geçen benim gibi bir insanın çamurdan rahatsız olmasıda kısa vadede söz konusu değil...

de ...
burda ki sorun...


bu insanların uyuşturulmuş...
muhakeme yeteneğini yitirmiş gibi yürümesinde...


bizon sürüsü gibi hiç umursamadan gayet doğal bir şekilde yürüyorlar çamurların içinden çıplak şıpıdıklı ayaklarıyla...

bende...
koca göbekli adamların gerilip gerilip ...
yada çarşaflı kadınların eteklerini sıvayıp ...
bidicik  bacaklarını pergel gibi açarak çamurlardan tümseklerden atlamasını beklemiyordum tabiki...


ama dolaşılabir ...

2 adım atar yan tarafından dolaşılır...

yok ...

kimse böyle bir şey yapmıyor...
insan muhakeme eder...

etmiyor...



boşverin insanı...



kedilere köpeklere bakın...
evdekilere de değil...
sokaktakilere...

bakın bakalım bir tanesi çamurun içinden geçiyor mu...
yoksa kenarını mı dolaşıyor...





diktim gözümü baktım baktım...

içimdeki chuky çıktı  ortaya...


yahu bu aslında suça teşvik...

ellerinde eldivende var...

ortadan kaldırmak istediğin birileri varsa...
çek üstüne gözlerin dahil bir çarşaf...
elde eldivenler...
git yoket kafana eseni...
kim nasıl bulacak suçluyu acaip merak ediyorum...
olay yerindeki tanıklar...
polislere eşkal verir artık...


__çarşafının eteği biraz soluktu...
__boyuda 150 -160 cm arasındaydı
__bel hizası  çok genişti ...ne bilim kardeşim yastıkmıydı ,hamilemiydi ,kendi genişliğimiydi...


diye ...

dna mı güldürmeyin insanı...
kaş kılı bile düşemez ...

çünkü o da örtü altında...


ehh ...koklaya koklaya bulurlar artık...




sakin sakin yazıyorum çünkü daha zurnanın zırt dediği yere gelmedik...


yemek için sobası olan bir lokantaya gittik...
kedi gibi yapıştım sobanın yanına şaka değil  donuyorum...




karşı masamıza bu peçeli ailelerden biri geldi...





sokaktaki ''can''lara bir kap su birazcıkda yemek vermeyi unutmazsınız değil mi...





kadın sağ elindeki eldiveni çıkardı...
çatal bıçak kaşık ...
onlar zaten şeytan işi...
eldivensiz eliyle ekmek lokmalarını yemeğe banıp banıp ...
peçeyi asla açmadan peçenin altından ağzına götürdü...
yarısı ağzına yarısı yere ,üstüne başına...



temizlik imandanmıymış..


ekmek nimetmiymiş ...

üste başa yere saçılmazmıymış ...


bak sennn...


ulan ben ne öğrendiysem bu yaşıma kadar,bunlar tersini yapıyor be....

önce garipsedim...
sonra çok acımasız geldi...
daha sonra çok utandım...

bu utanma duygusu ilginç zamanlarda tezahür ediyor  bende...


mesela biri kıçını açarsa utanırım...
ağzını gözünü örtülerle örtüncede utanıyorum...
ağzıyla kıçına aynı muameleyi yapması...
kaos yaratıyor bende...



birileri çıkıp anlatmalı ...
ağız yemek yemek içindir...
sindirimin ilk başladığı yerdir...
dil o yediğin yemeklerin tadına varman içindir...
ve konuşmak içindir...


siz ne zannetmiştiniz ki ...
ya da
ne zannetmeye devam ediyorsunuz da örtme ,örttürme gereği duyuyorsunuz...

demeli...


herkes her uzvunu istediği gibi kullanmakta elbette  özgür olsa ya da sanılsada...
birde yaratılışa bakılmalı...

ağzınızla yemek yersiniz...
dilinizle tadarsınız...
ikisinin yardımıyla konuşursunuz...
gibi...





sindirimin sonlandıktan sonra def edildiği yeri genel geçer temayüller nedeniyle örtüyor zaten herkes...
yine aynı genel geçer temayüllere göre şık bir uzvumuz değil...

2009 dünya yılı itibariyla böyle düşünüyoruz şimdilik...
2209 dünya yılı itibarıyla şık bir uzvumuz olur mu olmaz mı bilemiyorum şimdiden...




ama...


bu peçeye konsantre olup  bakınca ...
iki kaş... iki gözle ...
bu ucubelikten daha şık bir hale pekala gelirmiş def-i hacet eylediğimiz uzuvlar...



ben hayvanların doğasına müdahale edip...
onları komik tuhaf durumlara sürükleyen her bir olaya ayrı ayrı öfkelenip ...
yapanlara sinirlenip ...
buna maruz kalan hayvanlardan insan olarak utanırken...

insan olduğunu iddia eden birileri başka insanları böylesi tuhaf ve zavallı konuma düşürüyor ...
ve ...
insan olduğunu iddia eden birileride bu tuhaf ve zavallı durumu kabul edip ses çıkarmayıp rıza gösteriyor...





ne yazık...

suratını ağzını burnunu örtüyor...
tekrar ediyorum...
yemeğini peçe altından yiyor...

fotoğraflara dikkatli bakın...
bunun baş kapamayla ,vücut hatlarını örtmeyle falan filan ilgisi yok...



üstünkörü bir şekilde insan vücudunda cinsel uyaran olasılığı yüksek olan kısımların kapanması prensibinden yola çıkarsak ...
bu uyaranlara ...
burnu ,gözü, kaşı, ağzı,dişleri  filanda eklemiş bunlar...

yani bu zihniyetde...

uyaranlar çoğalmış...





benim gibi bir mühendistende ...
bu konu ve kıyafet üstüne mersiye yazmamı beklemiyorsunuz herhalde...
matematiksel çıkarımlar benim için çok açık...
birde kelimelere dökelim olsun bitsin...


yüzü,kaşı,ağzı,gözü,burnu ,kirpiği  uyaran kabuluyle örtü altına alan zihniyetden de...
bu biçimde örtü altına giren zihniyetden de kaçın..




karşıdan geliyorsa kaldırım değiştirin ...
arkanızdan geliyorsa ardınıza bakmadan kaçın...
lüzümsuz cesaretin manası yok...
çünkü nasılsa sapıtmıştır...


kimse bana kalkıp da
peçenin altındaki zavallı kadının suçu ne...
ona niye sapık diyorsun...
filan demesin...


tamam...
normal doğmuştur bir sürede normal yaşamıştır...
ama yıllarca o örtülerin altında nasıl olsa sapıtmıştır...
o yüzden ondanda kaçın...



kaçarken ...
aman canım nasılsa suudlar Allahtan bizde yok böyle sapıtmalar rehavetinede kapılmayın sakın...



münferitde olsa içler acısı bir örneğim var...
kimbilir belki anlatırım bir ara...






elbette alkolü ancak kolonya şişesinin içinde görüyorsunuz...
sanırım bir otelin içki servisi var...
geri kalan otel-lokanta-cafe vs.de kesinlikle yok...



ekselansa sosyal içici bile denemez...
tatiller,özel günler,çok sıcak havalar ,çok uygun yemekler falan filan olursa ancak belki o zaman içer...
yani içmesi için bir kaç şartın aynı anda oluşması  gerekir...
konyak-kahve bile takılmaz Sikici






ve fakat böylesi zamanlarda içinden bambaşka biri çıkıyor...
iki lokma yemek yemek için oturacağımız yere ...
kapıdan ilk girişte ...




__alkollü içki ne var ...


diye soruyor...



sinir savaşı...


heriflerin pis pis bakışlarına mı yanarsın...


ağızlarının ucuyla...


''bizim müessesemizde olmaz öyle şeyler''



gibi ...

ucu açık...

yoruma ise çoktan açık...

biçimde...

verdikleri garip cevaplara mı yanarsın...


cevaba bakarak soru tahmin etmeyi oynasan ...

sanki joint istendi ...
sanki feci ahlaksız bir teklifle karşı karşıya kaldı...


işin en tuhaf tarafı  ...

burda her yerde içki satılsa ...
insanlar bakkaldan biralarını alıp ...
göl kenarına oturup biralarını içip...
fındık fıstık kemirip manzara seyrediyor olsalardı...


ekselans...
ya bir bardak ayran yada çay içmeyi tercih edecekti...

umurunda değil ...

önünden geçtiğimiz her işletmeye soruyor hala...





''sorma artık ...lütfen sus''


dedim...olmadı...

rüşvet geldi aklıma...


__ekselans bak sorup durma ...benide germe...
sana söz aşağıya inince her ne içmek istiyorsan kasayla alıcam sana  üstelik ben ısmarlıycam...
ister içersin...ister küvete doldurup yıkanırsın...
yok işte burda...uyumlu ol biraz...




__yeterince uyumluyum... 
buraya para kazanmaya değil para harcamaya geliyor insanlar...



__etrafına bir baksana ne görüyorsun...
hedef kitlenin farkında mısın sen ekselans...


__beni ilgilendirmiyor bende burdayım...



aslında hepimizi ilgilendiriyor...



ancak...


sert çıkışlar...

zaten mantık sert...

pekde hoşlanmam...

uzar gider bu tartışma...

demeye kalmadan tepemizden bastırdı yağmur...


geçen yıl arkadaşlardan biri ...
promosyon olarak üretilen yağmurluklardan 3-4 tane vermişti ...
fırsat olmadı hiç kullanmadık...


bende İstanbuldan  çıkmadan önce sırt çantama iki tanesini koymuştum...
ne yani onuda gidip parayla mı alsaydım...


el kadar minicik çıt çıtlı bir torbası var...
torbanın üstünde yazı filan yok...
umudum ...
uzun yere kadar olmasında...

alelacele açtık ve giydik ...

evet uzunmuş ...
süpür süpür birşey ama en azından ıslanmıyoruz...

ekselans bir bana baktı bir kendine baktı...

gülmeye başladı...

yağmurlukların göğsünde ve sırtındaki yazı ''efes pilsen''


akşama kadar uzungölde efesin ayaklı reklam panosu olarak gezdik...



bir başka deyişle...

ağaca takıldık ormanı ıskaladık bu defa...

 

 


Tarih: , 17/6/2009 Kategori: seyahat
Yorum (9) | Yorum yaz | Bağlantı

sumela...








19 mayıs gençlik ve spor bayramımız kutlu,mutlu  ve onurla geleceğe taşıdığımız süreklilikte olsun...










trabzon'dan  of'a geleceksiniz önce...
of'un girişindeki tabelaya göre...

nufus : 00.00

bu bilgiye göre  kimse yaşamıyor burda...


esprili insanlar vesselam...


bu bölgede çoğu tabela hatalı zaten...


sonra maçkaya geçeceksiniz ...

ama ben derim ki ...

sumeladan önce maçkayı bir gezin...

bambaşka bir yer...

alabildiğine doğallıkla ...

şehirleşmenin kesiştiği...

son nokta...










yola devam etmeden önce çay içmek istedi ekselans...

gittiğin kentte...
halkın ...
kentin dokusunun en yoğun olduğu yerlerden biridir kahveler ,çay bahçeleri...

çay 50 kuruş...

çoğu yerde erzurumun ''kıtlama şekeri '' olarak tanınan  takoz gibi şekerler var...

takoz gibi tabirini şekeri bilmeyenler için ...
tanımlamak adına kullandım...

penseyle keskiye falan ancak kırabilirsiniz,zor erir...
kiloyla satılır ...
bulursanız kaçırmayın...
alın ve kullanın...


erzurumlular bir parça ağızlarına atar ve bir bardak çayı azar azar onla içerler...


denemiştim yıllar önce ama ben  beceremedim...


hani bizim şekerpancarlarımız vardı bir ara şeker üretilirdi hatırladınız mı...
sonra  sökülüp atıldı ...
yerini mısıra bıraktı...
hani bursa ovasındaki cargill rezilliğini ...
bütün halk ...mahkemeler,imzalar ,gösterilerle çözemedi...
hatırladınız mı...


pancar şekeriyle ...
mısır şekeri arasında ne gibi fark var...
sağlık açısından sakıncası nedir  mısır şekerinin ...

araştırın...
doğruya ulaşacağınıza eminim...
ama şunu söyleyebilirim...
hani pancarları söküp mısır ektik ya yerlerine...
hani  canım ülkem artık çoğunlukla mısır şekeri tüketiyor ya...
heh işte...
aynı abd...
oraya buraya demokrasi ve barış havarisi olarak yolladığı askerlerini hangi şekerle besliyor biliyor musunuz...
pancar şekeriyle...


neyse...

biraz oturdum ekselansın yanında...
ı ıh canım çay filan istemiyor...

sandalyeye tüneyip...
ileri geri sallanarak ...
çayın bitmesini beklemek...
hem bana ... hem ekselansa eziyet...


her yerden karadeniz havası çalıyor...

uymacalık böyle birşey...



__ben kasetlere bakayım biraz 

diyerek...


ekselansı çay keyfiyle başbaşa bırakıp...
kalktım çay bahçesinden...

bir iki kaset aldım...

tam arabaya gelirken sepet satanları gördüm...
sepetleri kurcalayıp bakarken...


harika elmalar gördüm onları aldım...
bu kentte heryerden dere geliyor...
su akıyor...
ben etrafımda bir çeşme bakınırken ...

adam elimdeki elmaları alıp derenin sığ tarafında yıkadı bile...
elma kemirip sağa sola bakınıp gezerken...






keşan satan bir dükkan gördüm...
bir iki tane beğenip aldım ...
bir tanesini büküp bandana olarak bağlamak istedim...
büyük geldi olmadı...






sırtında keşanıyla bir kadın girdi dükkana...





__gel bağlıyım ben...sen bilmezsin bağlayamazsın şimdi...




bayılıyorum bu insanların bu dümdüz teklifsiz iletişimlerine...



kafamın tepesini bir tür bandana gibi bağladı...
kalan saçları arkadan bıraktı...
modacı gibi  çalışıyor ...
ve olaya hakim...



bir yandan anlatıyor...
bağladığı şekle horon denirmiş...




birde karşıdan baktı...

beğendi yaptığı işi...




cep çaldı o sırada...

sahi  benim bir cebim vardı...

açtım ekselans...

sahi  ekselansda vardı...




merak etmiş...


bir kaç sokağa dalıp çıksamda ...

kasetçinin yerinin ardından ...

ekselansı bulmak zor olmadı...

yanına gidip oturduğumda şaşkınlıkla baktı  kafamdaki bandana keşana...

çay evi sahibi güldü...


düşündüklerini tahmin etmek zor değil...



''yahu biz örtü diye sehpaya yayıyoruz artık keşanı...
bunlar gidip kafasına takıyor''




eh ama...bunun sonu yok...



bizde çoğu zaman boğaz köprüsünden ...
yol diye geçiyoruz artık ...
ama...
kimileride...
fotoğrafını çekebilmek için uygun ışık ve açı bekliyor...




işin özü...

sahip çıkacaksın yaşadığın kente ,köye...toprağına...
eskisini,tarihini ,özelliğini ,güzelliğini anlatacaksın...
unutmayacaksın ve unutturmayacaksın...



sonuçta moda dediğin nedir insan üretimidir...
ilahi emir gelmedi yukardan....
ve keşan kullanım açısından son derece işlevseldir...

benim yaptığım gibi bandana olmasa da...

başörtüsü ya da türban kullananlar için bile ... 
simli ,pullu  tuhaf  örtülerden çok daha gerçek,işlevsel ve şıktır...











sumela nın dibine kadar arabanızla filan gidebileceğinizi sanıyorsanız...
feci şekilde yanıldınız...
arabayı parkettiktten sonra ...



bir kaç km. kadar döne döne yüksele yüksele yürüyeceksiniz...

fakat  ...
eğimden midir...
ya da ...
her adımda manzaranın biraz daha içine çeken büyüsünden midir...

veya benim kondüsyonumdan mıdır bilinmez...

bu yürüyüş yormuyor...

toprak yol ,yağışlardan kaygan zemin halini alsa da...










üstteki resimde gördüğünüz...
asırlarca yaşamış ağaçların ...
yüzeydeki kökleri kaymayı önlüyor ...
daha sağlam basıyorsunuz toprağa...




kayıpda o gördüğünüz kenardan uçarsanız ne oluyor ' un
cevabı sizinde tahmin edeceğiniz gibi...
çok kolay tabi...




işte o anda ...
bir kez daha düşünüyorsunuz...
börtüsünden böceğine dalından yaprağına ...
yerin altından üstüne uzanan köklerine kadar ...
insanoğluna yaşam desteği veren doğaya karşı bu denli nankör davranan...
insan dan başka tür var mı diye...

yok...


dağın zirvesi ...
ve...
kayalara oyulmuş bir manastır...





m.s. 375-395 yılları arasında inşa edilmiş...


ana kilise...
ayazma...
misafirhane...
keşiş odaları...
mutfak...

gibi bölümlerden oluşuyor...






sokaktaki can'lara bir su ve birazda yemek vermeyi unutmazsınız değil mi...






efsaneye göre ...



iki keşiş...
atina'lı barnabas ile sophronios ...
rüyalarında, Hz.Meryem'in bebek İsa’yı kollarında tuttuğu ikonun bulunduğu yer olarak sumela'nın yerini görmüşler...






ve  birbirlerinden habersiz olarak deniz yoluyla trabzon'a gelmiş, orada karşılaşınca...
gördükleri rüyaları birbirlerine anlatmış ve ilk kilisenin temelini atmışlar...







ilk kilise ...
çünkü ...
3 ayrı dönemin izleri var fresklerde...
ama ne yazık ki yine tahrip edilmiş...
ve...
yine yeniden restore ediliyor...








manzara ise ...

elbette   muhteşem ...

dibi asla gözükmeyen uçurum...
ağaçlar dallar yeşilin muhteşem tonları geçişleri...


karışıp gitme isteği uyandırıyor insanda...









biraz yeşil olmak...
biraz dal...
biraz zaman olmak...
biraz  geçmiş...
biraz gelecek olmak...
biraz sonsuzluk...



bütünleşme isteği...

biraz daha üstüne gidersen bu isteğin...
karışma dediğim...
sonsuzluğa gidecek gibi duruyor...
pek hayırlı durmuyor...

 










üstteki fotoğraf su kemerine ait...
nasılsa dağ taş su...
dağdaki suyu manastıra ulaştırmak için kurdukları güzel bir sistem...
fotoğrafın içindeki minik parıltılarsa  para...


insanlar geliyor mırıl mırıl birşeyler mırıldanıp para atıyorlar...
dilek çeşmesine döndürmüşler ...
sanırım ''kutsal ayazma '' yanılttı insanları...
zannettiler ki..
para atılmalı...
alakası yok tabi...



kutsallık ayazmanın suyundadır...
vaftiz gibi törenlerde kullanılır ...
veya ille bir şey yapacam diyorsan bir kaç yudum içersin hepsi bu...



paralara gelince...
restorasyonda çalışan işçiler tarafından büyük bir keyifle bölüşülüyor tabi...


dahada tuhafı bu kemer devam ediyor...
tam simetriğinde yukardaki fotoğraftakinin aynısı vardı  ama içinde 1 kuruş bile yok...



boş olan yere para attım...
sonra gidip bir daha gezdim manastırı...
20 dakika sonra gelip baktığımda 5 tane olmuştu paralar...

evreka...
işte bu kadar...
şimdi sıra ...
sütunlu filan...
sunak benzeri bir şey çizmeye geldi...
sonrada ...
mermer mezar yapan ustalardan birine yaptırmaya...
birde eskimiş havası verip orasını burasını hafif kırdım mı...
koyarım eminönü meydanına...
başınada bizim stajyer çocuklardan birini oturturum...

işte hayatMutlu








yolları tırmandıkça...
yalnızlık hissi artıyor...
arttıkça çıkmaya devam ediyorsunuz...
fotoğraflardada görüldüğü gibi ...
bulutlarla yakın mesafede yol alıyorsunuz...






hep böyle değil midir...



yükseldikçe yalnızlaşır ...
yalnızlaştıkça yükselmez miyiz...


maddede bakarsak ...




istanbul- eminönü ile ağrı dağı aynı kalabalıkta değildir...


oysa ...

kalabalık çıkılır yola ama yükseldikçe azalır kalabalık...

çoğunlukla neden...

fiziksel performansın azlığı vs.dir...

o yüzden...

zirvede sadece dağcılar vardır...





manâda bakarsak...

diyelim ...başarı...

veya...

bilmek,tanımak,özümsemek...

yine...

yükseldikçe yalnızlaşırsın ...

burdada ...

devreye manevi engeller girer...



engeller ;


herzaman çıkamayan ,kalanlardan değil...

çok ender de olsa ...

yükselenlerdende kaynaklanır...





siz dilediğiniz gibi doldurun bu görünmez parantez içlerini...


ben devam edersem bitmez bu yazı...


her iki anlamdada...


yükseldikçe yalnızlaşmak normaldir...

herkes devam etmez...edemez ...

ya da ...

etmek istemeyebilir...




ama yalnızlaştıkça yükselmenin...


tek nedeni...


paçaya yapışıp ...

dur napıyosun...

düşersin...kalırsın...

ölürsün...işinden olursun...

gitmeee ...çıkmaaa...

ölümü gör...

çizmeee...

yazmaaa...


yapmaa...


o sınava girme...

o işi kabul etmeeee...

dalmaaa...

batma...


diyenler...



azalmıştır veya yoktur yükseklerde...




peki bu yalnızlaştıkça yükselmenin yükseldikçe yalnızlaşmanın sonu ne olur...





ne olacak...

kalırsın bir başına ayazda...


demedi demeyin...


istenilen buysa amenna...





ama değilse...



işte o zaman...





bozulur bazen algı...

bir duvarın üstüne oturup  fotoğraf çekerken...

 

yanımdaki çift birbirine havadaki kuşları gösteriyordu...



__aaa  bak  güvercinin rengiyle kanatları ne kadar güzel...





güvercin mi...





kartal cancağızım o kartal...

 





Tarih: , 19/5/2009 Kategori: seyahat
Yorum (8) | Yorum yaz | Bağlantı

<%EntryTitle%>

<%EntryBody%>
<- Son Sayfa | Sonraki Sayfa ->


Free Website Counter
Free Website Counter

Hava nasil oralarda - YEDÝ KARANFÝL 2