Image and video hosting by TinyPic
bu sitedeki yazılarımın....kopyalanması,çoğaltılması,yayınlanması yasaktır...

Sedencikin Dünyası

Tanım

Çoban kaval çalar anın Hayâtı şairanedir ... Güler perisi tarlanın ... Bu bir güzel teranedir ... Tevfik Fikret

Bağlantılarım

» Ana Sayfa
» Profilim
» google
» e-mail

yakın gecmis

»
akrebin masumiyeti
» ruh havalandırması
» arni'nin perdeleri
» şefkat'den zulm'e
» gölge
» ninnilerle büyürken
» metro
» ucu açık
» savrulurken
» özetle
» özetle-1-
» ada(mama)k
» öncelikler
» ne desem
» semer'den eser
» ilk aşk
» çok güzel hareketler bunlar
» kriz yönetimi
» zıkkımın dibi
» artık özür dilemiyoruz
» mutlu yıllar
» doz aşımı
» tasarruf tedbirleri !!!
» bayram'dan bayram'a
» delikanlı
» park etmeden fark etmek
» dut ağacı boyunca
» tüyapta kitap
» ayıklama
» işler nasıl gidiyor
» biri bizi...
» ya affetmezse
» bayram dolması
» haybeden gün(lük)ler
» kargalarla rapsodi-2-
» kargalarla rapsodi-1-
» tek tek
» hangi kene
» aynadaki oynamalar
» bu da geçer
» hibrit akvaryum
» en güzel gün
» amacı aşmak
» kıtmir ve nankör kedi
» yağma
» bir demet saygı
» kadın ve emek
» şam şeytanı
» pırlanta'dan sevgililer günü
» nesini söyleyim
» şerrealite
» projeler...ler...
» prestige aslında Tesla

geziyoruz

» uzungöl'ün gölgesi...
» sumela...
» trabzon...
» vona...yason
» ünye-fatsa arası buharlaşmalar
» bandırma'dan alaçam'a
» uçurum cinleri
» sinop-2-
» sinop-1-
» yollardan sonra
» şanslı ayrıntılar
» araba-benzinci-zeytin üçgeni
» iznik-göl-zeytin-yayın
» hamamlıkızık-cumalıkızık arası saat 8 sırası mı
» orhangazide kahvaltı
» ve geldim...
» deniz-tatil-yıldızlar


akrebin masumiyeti...






üniversitedeyken yaşadığım evimde...
gecenin bir yarısı ...
ertesi gün yapılacak gravite finaline çalışıyordum...
yerde 2 karaltı gördüm...



örümcek zannedip atak geçirmeme 5 kala farkettim ki akrep...
biri büyük diğeri biraz daha küçük...



ne tuhaf şey insan zihni...
onların ...
baba-çocuk...anne-çocuk...abla/abi-kardeş ...

olduklarını falan düşündüğümü hatırlıyorum...

elimdeki teksir kağıtlarından birini külah yaptım...
tırsık tırsık uzanıp soba maşasını aldım ...
küçük olanı sarsaktı biraz ...
tuttum bir seferdede...

büyüğü biraz hızlı çıktı...
hedefi saptamış mutfağa gidiyor...
ne halt edecekse ...



öğrenci evi işte...
mutfakta fare düşse kafası yarılır...




onuda koridorda kıstırdım o da külahı boyladı...


mutfaktan poşet alıp külahıda içine attım...
kağıdı delip kuyruğu dışarı çıkarıp sokar mokar elimi ...
neme lazım...
indim 6 katı...
yok tabiki asansör filan...
yan tarafta otluk,taşlık bir yer vardı ikisinide çıkarıp bıraktım oraya...





hadi itiraf edin hepiniz yüzünüzü ekşittiniz dimi ...
sevilmez akrep...
sevimsiz, itici ,tehlikeli gelir...

tamam...

bende bayılmam akrebe ...

sevdiğimide nerden çıkardınız...




ama...

tanırsınız akrebi...
sarısı,siyahı, kahverengisi ...
tanırsınız...
kendini tehlikede hissedince sokar...

hatta dönüp kendinide sokar...


bilirsiniz ...

ve karşı karşıya gelmek istemezsiniz ...

yanınızda yörenizde barındırmazsınız...


peki akrep gibi insanı nerden tanırsınız...


akrebin zehiri kuyruğundadır...



insanın?


sanıldığı gibi insanın zehiri dilinde midir sadece...

beyin üretmese ...yürek onaylamasa...

dil zehir üretir mi...



mesela...


Nazım hangi kalleşliğin ardından yazdı ''akrep gibisin kardeşim''i...





tüm iyiniyeti ile elini uzattığında elini ısıran ...


iyilik maskesiyle kötülük destanı yazan...


yokolurken  yoketmeye çalışan...


kendi karadeliklerini allayıp pullayıp...


sonra karşısındakini mercekleyenler üzerine mi yazdı...


yoksa gelecek nesillere hayat rehberi olsun diye mi...




oysa şimdi ne kadar kolay herşey...


kitapla tanışıklığı gazetelerin çok satanlar listesinden ibaret olan bir kesim vardır...


heh işte o kesim...


10 derste zeka geliştirme ...
5 derste sevgi böcüğü olma...
15 derste ruhsal yolculuk...

vızıttırılarından sonra...

bin yıllık öğretilere merak sardı bu kesim...

biraz felsefe ...üstüne bir tutam psikoloji...


azcık darwin...yanına biraz hesiod ...
üstüne bol farabi...
birazda mevlana...


kolaja bak...



yinede seviniyor  insan...

gidiş yolu garipde  olsa neyseki doğru sonuca ulaşacak filan sanıyor...

olmuyor tabi öyle birşey...

ön tekerin gittiği yere gidiyor arka tekerde....

hatta gitmiyor boşa dönüyor...


o bin yıllık öğretileri atlaya atlaya okuyup hangi aydınlık sonuçlara ulaşıyorlar sizce ...


onca süzülmüş bilgiden çıkara çıkara ezberledikleri...

''kişi karşısındakini kendi gibi bilir''


mucize vecizine ulaşıyorlar...



yok canım zannettiğiniz gibi ...

hani bir yakınınızın , karşısındakine göre savunmasız,saf ve hayli zarar görecek durumda olduğunu görüpde...


''herkesi kendin gibi bilme'' diyerek uyardığınız anlamda...





sokaktaki ''can''lara bir kap su birazcıkda yemek vermeyi unutmazsınız değil mi...



yani...
sizin kullandığınız anlamda  kullanmıyorlar ve algılamıyorlar bu sözü...


işlerine gelen kısmını cımbızlamışlar ...


mesela geç karşısına ...

__ya senin fazla haset bir tarafın var...

de...



replik hazır...

__''kişi karşısındakini kendi gibi bilir''



ondan sonrasında istediğini söyle...

''kötülük var içinde...
kıskançsın...
fesatsın...
dedikoducusun
yalancısın''



ne dersen de...


değişmez o replik...


__''kişi karşısındakini kendi gibi bilir''


arada...


''hıh'' diyerek kafayıda hızlıca çevirse...
ne biçim destek kuvvet olacak aslında...




bir kaç bişey daha okuduğunda...


bu sefer replik...

 ''insan insanın aynasıdır''  a dönüşür...



karşılıklı oturduğun insanın...
fesadına hasedine katlandın...
büyüksün...

katlanmayıp söyledin...
söylendin...
o zaman...
aynaya baktın ve kendini gördün...


öyle mi...


değil tabi...

bu kadar basit değil...
ama...
indirgemese bu basitliğe bu sefer boğulacak içinde...



sadece hoşlarına giden cümlelerin altını çizen beyaz dizi tutkunlarının...

işlerine böylesi geldi ...



tercüme edersek ...


''ben seni zehirli dilimle yılan gibi sokarım...
hasetliğin doktorasını senin üstünde veririm...
ama...
sen bana haset dersen aynayı hatırlatırım''


diyor...


aslında aslı nesli nedir....


tanımak...
anlamak...
bilmek...
ve...
olmak...


farklıdır birbirinden...


herşey...
insanın doğasında varolanlardır...


kısacası potansiyeldir...

yaşayan her insanın yalan söyleme,dedikodu yapma,kibir,haset öldürme,yaralama  vs. potansiyeli vardır...



yapar /yapmaz...


yapmaz iyiler kervanındadır
yapar...
kötüler yada suç kervanına  dahil olur...
bunlar ayrı konu...


çünkü ...
iyilik ve kötülük bu kadar kesin çizgilerle ayrılmıyor hiçbir zaman birbirinden...


yapabilme kapasitesinden ve farkındalıktan bahsededilebilir tabi...


peki bu nalıncı keserini elinden bırakmayan tayfa...



''ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol''



sözünü benimsemiş midir...


dilde evet...


içselleşmiş mi ...


asla...


çelişkinin farkında mı...


elbette hayır...





aman canım ...

hadi iyi insan olalım çiçekler böcekler filan demiyorum...
kim ne isterse öyle olsun...


sadece şu...

yerli yersiz her ortamda ,her konuşmada, her olayda...
''ayna'' diyerek bik bik edenleri japonla yapıştırmalı o aynaya...



geçenlerde bir yemekte...

bir arkadaş yıllardır rekabet ettiği firmanın krizle beraber nasıl battığını keyifle anlatıyordu...
sevimsiz bir tablo...
rekabet dediysem iki firma sahibinin çocukluklarında başlayan...
hatta  özel ilişkilere ne yazıkki yansımış rekabeti...
batana değil anca çalışanlarına üzülünebilir...
uzun konu...
ve elbette masada evveliyatını bilmeyenlerde var...
birde aynacı bik bikcimiz var...




evine bırakırken...
geceyi yorumladı...




__meğer ne kadar kötü bir insanmış...


__noldu anacım aynana...yerlere düşüp gazellere mi karıştı...
hani karşındakine yaptığın tanımlamalar, insanın kendini tarif ederdi sence...


hı ??


halbuki uyarılarda güzeldir ayrıntıcılar için...

ne demiş...


''demirciliği bilmiyorsan, demirci ocağından geçerken sakalın da yanar, saçın da'' 


demiş...


Mevlana...

 


Tarih: , 28/6/2009 Kategori: hayata dair
Yorum (11) | Yorum yaz | Bağlantı

uzungöl'ün gölgesi









uzungöl nasıl anlatılır....
valla ...
dürüst bir açıklama yapmam gerekiyor bu noktada...
işin doğrusu ...
benim az sonra anlatacağım gibi anlatılmaz...


madem gittin efendi efendi güzelliklerini övüp ,diğer  taraflarını kendine saklarsın...
da...
bende pek öyle olmuyor...







çaykaraya 19 km uzaklıkta ve 1090 m.yükseklikte olan...

uzungölü tanımak için fotoğraflar yeterliyse...

bir sürü çektik...

evet gölün yanındaki camii hakikaten huzur veriyor...

aslında fotoğrafları çok kullanıldığı için görüntüler hepimize tanıdık...

hava genelde yağışlı...
yağıyor duruyor sonra bir daha başlıyor...
bitmeyen bir yağmur...
durgun ...
ama arada bir yağan yağmurla kırışarak hareketlenen göl...








aslında ayrı bir dünya burası...
havası, suyu,doğasıyla apayrı...
bütün bu ihtişama ve yaradanın özene bezene yarattığı doğaya elbette hayran kalıyorsunuz...


ancak...

geceyi geçirmek için otel ya da pansiyon aramadığım her yerde bir sorun vardır...


göl var,dağ var,yağış var,hayranlık ve saygı uyandıran doğa fazlasıyla var...

sorun ne...

belki fazlasıyla ticari...

nasıl olsa gelecekler nasıl olsa oturacaklar nasıl olsa yiyecekler
o zaman özen göstermek niye...
mantığıyla oluşturulmuş çoğu işletme...








özenden kastettiğim...
köyün dokusuna uygunluk elbette...

mesela...

tahta masaların üstünü naylon örtülerle kaplamamak...
zaten sürekli yağışlı uzungölde rutubetinde etkisiyle elini koyunca masaya ...
elinle beraber örtüde kalkıyor da...

kumaş zor olur tamam...
yaymayın birşey...

fotoğraftaki suküneti görüyorsunuz değil mi...
işte o sadece bir fotoğraf karesi...

ve ...

kesinlikle gerçeği yansıtmıyor...
gerçekte böyle bir sukunet yok...
mısır satanlar...kekik satanlar...
balık yapılan kömür ateşinin üzerine eminönü usülü sıvı yağ dökenler...








sonra birde başlıktaki gölge  var...






işin doğrusu genel geçer eğilime  göre ...
başlığı ''uzungölde bir kadın'' olarak atmak istedim önce...

sonra varmadı elim bir türlü kadın yazmaya...
mantık zincirini doğru kurarsanız ...
sizde bilemezsiniz aslında kadın mı erkek mi  trav.mi... trans. mi...
yada iki ayağının üstünde başarıyla yürüyen bir primat mı...

ben bilemem ...

kaldı ki bu kılığa sokup canınızı ciğerinizi  salsam ortanıza  tanımazsınız...
dolayısıyla muhtemelen sizde bilemezsiniz...


tamam ...
panik yapmayın bunlar suud...
öyle dediler...
peçeye bakınca yemenli olduğunu düşündüysemde ...
herkes suudi olduklarını söyledi...
peki... ne diyorlarsa odur...
benimde uzmanlık alanım peçeli ,peçesiz...
peçe boyu sorunsalından yola çıkıp aidiyet saptamak değil nasıl olsa...
yani an itibarıyla bizden değiller...

sahi biz kim?


bırakalım mantığını kurcalamayı...
pratikte ...
bu gördüğünüz çarşaflı,peçeli gözlerinin dahi  yarısına kadar örtülmüş birilerine kadın deniyor...





şimdi biz ne biliriz...


insan yüzü 'nur' dur di mi...


insanın içinden...


'ulan bu kadar mı  kadar nursuz pirsiz lerdiki ...
diğer insanları korumak adına suratlarını kapattılar'



demek geliyor...


istanbulun tarabyası, sarıyerinde görüp eğilimlerini falan bayağı bir çözmüştükde...
yıllar önceydi...
ne bileyim...
belki değişmişlerdir...
medeniyet çizgisini yakalamışlardır filan...
ı ıh...
aynı tas ve elbette aynı hamam...








erkeklerin üstünde uzun bol paça donlar ki sanırım şort niyetine giyiyorlar...
ayakta sandaletler...
kadınların tamamında  yukardaki  gibi çarşaf ve gözlerin bitiminden itibaren...
ve bazılarında gözler dahil  tüm yüzü örten peçe...
ayaklarda tokyolar...
yanlarında bol miktarda irili ufaklı çocuk...








burası trabzon - uzungöl...

bir başka deyişle...

peçe kullanan eksantriklerin ...
uzun yıllardır tatil mekanı...

burda ...

yukardan pısır pısır incecik iner yağmur...

sonrasında yağdımı  tam yağar...

dolayısıyla yerler hep çamur deryası...


bu şalvarlı peçeli çoluk çombalaklı ...

üstelik biz tc. vatandaşlarına nazaran hayli çoğunlukta olanlar...
bel bölgelerinden aşağı çamur içindeler...

çoluk çombalağın en büyüğü zaten bel boyu kadar olduğundan ...
onların tamamı çamur içinde...

ve yanınızdan geçerken kesif bir ter kokusu kaplıyor ortalığı...

''canım yürüyüşe çıkmışlar dağ bayır terlemişlerdir tabi''
iyiniyetini
daha iyi olaylara saklamak lazım...
uzun gölde terlemek bir yana...
temmuz ağustosda bile soba yanıyor her yerde...


kaldıki bir insanın ter kokması için...
o terin vücutta kalıp bakteri oluşturması lazımdır...

dolayısıyla ter kokan bir insanla karşılaştığımda...
''ayy şimdi koştumda,hızlı yürüdümde ''
falan filan ne derse desin...
bilirim ki minimum 48 saattir yıkanmıyordur...
burdaki otellerin hepsinde 24 saat sıcak su olduğu düşünülünce...
mazaret anlamını yitiriyor...


yoldaki yürüyüşlerine takıldım...

öylece sallana sallana yürüyorlar hep aynı hizada...
tümsek çıkarsa üstünden aşıyorlar...
çamurlu suyla dolu çukur gelirse içinden geçiyorlar...


yağmurda üste başa çamur sıçraması olağandır bunda bişey yok tabi...
hayatı arazide geçen benim gibi bir insanın çamurdan rahatsız olmasıda kısa vadede söz konusu değil...

de ...
burda ki sorun...


bu insanların uyuşturulmuş...
muhakeme yeteneğini yitirmiş gibi yürümesinde...


bizon sürüsü gibi hiç umursamadan gayet doğal bir şekilde yürüyorlar çamurların içinden çıplak şıpıdıklı ayaklarıyla...

bende...
koca göbekli adamların gerilip gerilip ...
yada çarşaflı kadınların eteklerini sıvayıp ...
bidicik  bacaklarını pergel gibi açarak çamurlardan tümseklerden atlamasını beklemiyordum tabiki...


ama dolaşılabir ...

2 adım atar yan tarafından dolaşılır...

yok ...

kimse böyle bir şey yapmıyor...
insan muhakeme eder...

etmiyor...



boşverin insanı...



kedilere köpeklere bakın...
evdekilere de değil...
sokaktakilere...

bakın bakalım bir tanesi çamurun içinden geçiyor mu...
yoksa kenarını mı dolaşıyor...





diktim gözümü baktım baktım...

içimdeki chuky çıktı  ortaya...


yahu bu aslında suça teşvik...

ellerinde eldivende var...

ortadan kaldırmak istediğin birileri varsa...
çek üstüne gözlerin dahil bir çarşaf...
elde eldivenler...
git yoket kafana eseni...
kim nasıl bulacak suçluyu acaip merak ediyorum...
olay yerindeki tanıklar...
polislere eşkal verir artık...


__çarşafının eteği biraz soluktu...
__boyuda 150 -160 cm arasındaydı
__bel hizası  çok genişti ...ne bilim kardeşim yastıkmıydı ,hamilemiydi ,kendi genişliğimiydi...


diye ...

dna mı güldürmeyin insanı...
kaş kılı bile düşemez ...

çünkü o da örtü altında...


ehh ...koklaya koklaya bulurlar artık...




sakin sakin yazıyorum çünkü daha zurnanın zırt dediği yere gelmedik...


yemek için sobası olan bir lokantaya gittik...
kedi gibi yapıştım sobanın yanına şaka değil  donuyorum...




karşı masamıza bu peçeli ailelerden biri geldi...





sokaktaki ''can''lara bir kap su birazcıkda yemek vermeyi unutmazsınız değil mi...





kadın sağ elindeki eldiveni çıkardı...
çatal bıçak kaşık ...
onlar zaten şeytan işi...
eldivensiz eliyle ekmek lokmalarını yemeğe banıp banıp ...
peçeyi asla açmadan peçenin altından ağzına götürdü...
yarısı ağzına yarısı yere ,üstüne başına...



temizlik imandanmıymış..


ekmek nimetmiymiş ...

üste başa yere saçılmazmıymış ...


bak sennn...


ulan ben ne öğrendiysem bu yaşıma kadar,bunlar tersini yapıyor be....

önce garipsedim...
sonra çok acımasız geldi...
daha sonra çok utandım...

bu utanma duygusu ilginç zamanlarda tezahür ediyor  bende...


mesela biri kıçını açarsa utanırım...
ağzını gözünü örtülerle örtüncede utanıyorum...
ağzıyla kıçına aynı muameleyi yapması...
kaos yaratıyor bende...



birileri çıkıp anlatmalı ...
ağız yemek yemek içindir...
sindirimin ilk başladığı yerdir...
dil o yediğin yemeklerin tadına varman içindir...
ve konuşmak içindir...


siz ne zannetmiştiniz ki ...
ya da
ne zannetmeye devam ediyorsunuz da örtme ,örttürme gereği duyuyorsunuz...

demeli...


herkes her uzvunu istediği gibi kullanmakta elbette  özgür olsa ya da sanılsada...
birde yaratılışa bakılmalı...

ağzınızla yemek yersiniz...
dilinizle tadarsınız...
ikisinin yardımıyla konuşursunuz...
gibi...





sindirimin sonlandıktan sonra def edildiği yeri genel geçer temayüller nedeniyle örtüyor zaten herkes...
yine aynı genel geçer temayüllere göre şık bir uzvumuz değil...

2009 dünya yılı itibariyla böyle düşünüyoruz şimdilik...
2209 dünya yılı itibarıyla şık bir uzvumuz olur mu olmaz mı bilemiyorum şimdiden...




ama...


bu peçeye konsantre olup  bakınca ...
iki kaş... iki gözle ...
bu ucubelikten daha şık bir hale pekala gelirmiş def-i hacet eylediğimiz uzuvlar...



ben hayvanların doğasına müdahale edip...
onları komik tuhaf durumlara sürükleyen her bir olaya ayrı ayrı öfkelenip ...
yapanlara sinirlenip ...
buna maruz kalan hayvanlardan insan olarak utanırken...

insan olduğunu iddia eden birileri başka insanları böylesi tuhaf ve zavallı konuma düşürüyor ...
ve ...
insan olduğunu iddia eden birileride bu tuhaf ve zavallı durumu kabul edip ses çıkarmayıp rıza gösteriyor...





ne yazık...

suratını ağzını burnunu örtüyor...
tekrar ediyorum...
yemeğini peçe altından yiyor...

fotoğraflara dikkatli bakın...
bunun baş kapamayla ,vücut hatlarını örtmeyle falan filan ilgisi yok...



üstünkörü bir şekilde insan vücudunda cinsel uyaran olasılığı yüksek olan kısımların kapanması prensibinden yola çıkarsak ...
bu uyaranlara ...
burnu ,gözü, kaşı, ağzı,dişleri  filanda eklemiş bunlar...

yani bu zihniyetde...

uyaranlar çoğalmış...





benim gibi bir mühendistende ...
bu konu ve kıyafet üstüne mersiye yazmamı beklemiyorsunuz herhalde...
matematiksel çıkarımlar benim için çok açık...
birde kelimelere dökelim olsun bitsin...


yüzü,kaşı,ağzı,gözü,burnu ,kirpiği  uyaran kabuluyle örtü altına alan zihniyetden de...
bu biçimde örtü altına giren zihniyetden de kaçın..




karşıdan geliyorsa kaldırım değiştirin ...
arkanızdan geliyorsa ardınıza bakmadan kaçın...
lüzümsuz cesaretin manası yok...
çünkü nasılsa sapıtmıştır...


kimse bana kalkıp da
peçenin altındaki zavallı kadının suçu ne...
ona niye sapık diyorsun...
filan demesin...


tamam...
normal doğmuştur bir sürede normal yaşamıştır...
ama yıllarca o örtülerin altında nasıl olsa sapıtmıştır...
o yüzden ondanda kaçın...



kaçarken ...
aman canım nasılsa suudlar Allahtan bizde yok böyle sapıtmalar rehavetinede kapılmayın sakın...



münferitde olsa içler acısı bir örneğim var...
kimbilir belki anlatırım bir ara...






elbette alkolü ancak kolonya şişesinin içinde görüyorsunuz...
sanırım bir otelin içki servisi var...
geri kalan otel-lokanta-cafe vs.de kesinlikle yok...



ekselansa sosyal içici bile denemez...
tatiller,özel günler,çok sıcak havalar ,çok uygun yemekler falan filan olursa ancak belki o zaman içer...
yani içmesi için bir kaç şartın aynı anda oluşması  gerekir...
konyak-kahve bile takılmaz Sikici






ve fakat böylesi zamanlarda içinden bambaşka biri çıkıyor...
iki lokma yemek yemek için oturacağımız yere ...
kapıdan ilk girişte ...




__alkollü içki ne var ...


diye soruyor...



sinir savaşı...


heriflerin pis pis bakışlarına mı yanarsın...


ağızlarının ucuyla...


''bizim müessesemizde olmaz öyle şeyler''



gibi ...

ucu açık...

yoruma ise çoktan açık...

biçimde...

verdikleri garip cevaplara mı yanarsın...


cevaba bakarak soru tahmin etmeyi oynasan ...

sanki joint istendi ...
sanki feci ahlaksız bir teklifle karşı karşıya kaldı...


işin en tuhaf tarafı  ...

burda her yerde içki satılsa ...
insanlar bakkaldan biralarını alıp ...
göl kenarına oturup biralarını içip...
fındık fıstık kemirip manzara seyrediyor olsalardı...


ekselans...
ya bir bardak ayran yada çay içmeyi tercih edecekti...

umurunda değil ...

önünden geçtiğimiz her işletmeye soruyor hala...





''sorma artık ...lütfen sus''


dedim...olmadı...

rüşvet geldi aklıma...


__ekselans bak sorup durma ...benide germe...
sana söz aşağıya inince her ne içmek istiyorsan kasayla alıcam sana  üstelik ben ısmarlıycam...
ister içersin...ister küvete doldurup yıkanırsın...
yok işte burda...uyumlu ol biraz...




__yeterince uyumluyum... 
buraya para kazanmaya değil para harcamaya geliyor insanlar...



__etrafına bir baksana ne görüyorsun...
hedef kitlenin farkında mısın sen ekselans...


__beni ilgilendirmiyor bende burdayım...



aslında hepimizi ilgilendiriyor...



ancak...


sert çıkışlar...

zaten mantık sert...

pekde hoşlanmam...

uzar gider bu tartışma...

demeye kalmadan tepemizden bastırdı yağmur...


geçen yıl arkadaşlardan biri ...
promosyon olarak üretilen yağmurluklardan 3-4 tane vermişti ...
fırsat olmadı hiç kullanmadık...


bende İstanbuldan  çıkmadan önce sırt çantama iki tanesini koymuştum...
ne yani onuda gidip parayla mı alsaydım...


el kadar minicik çıt çıtlı bir torbası var...
torbanın üstünde yazı filan yok...
umudum ...
uzun yere kadar olmasında...

alelacele açtık ve giydik ...

evet uzunmuş ...
süpür süpür birşey ama en azından ıslanmıyoruz...

ekselans bir bana baktı bir kendine baktı...

gülmeye başladı...

yağmurlukların göğsünde ve sırtındaki yazı ''efes pilsen''


akşama kadar uzungölde efesin ayaklı reklam panosu olarak gezdik...



bir başka deyişle...

ağaca takıldık ormanı ıskaladık bu defa...

 

 


Tarih: , 17/6/2009 Kategori: seyahat
Yorum (9) | Yorum yaz | Bağlantı

<%EntryTitle%>

<%EntryBody%>
<- Son Sayfa | Sonraki Sayfa ->


Free Website Counter
Free Website Counter